Yok etme Gücü Yaratma Gücü "Murray Bookchin"

Bu toplumun yoketme gücü insanlık tarihinde görülmemiş bir ölçeğe ulaştı ve bu güç canlılar alemi ve onun maddi kaynaklarına hasar vermek için adeta sistematik bir şekilde kullanılıyor.
Dünyanın hemen hemen her bölgesinde hava pisletiliyor, sular kirletiliyor, toprak aşınıyor ve vahşi hayat yok ediliyor. Kıyılar, hattâ denizin derinlikleri bile yaygın kirlenmeye karşı bağışık değil. Daha da dikkate değerdir ki, uzun dönemde (insanlar da dahil) tüm canlıların hayatlarını sürdürmek ve yenilemek için bağlı olduğu karbon ve azot döngüsü gibi biyolojik döngüler geri dönülmez bir hasar yaratacak şekilde bozuluyor. Nükleer santralların ABD’yi ve dünyayı hızla sarması -bu hızla giderse sayılarının 1000’i bulacağı sanılıyor- milyonlarca insanı bilinen en kanserojen ve mutajenik (gen değiştirici) maddenin etkisine soktu. Hayatın ta kendisine yönelik, bu dehşet verici tehlike yüzbinlerce yıl etkisini sürdürebilir. Bu radyoaktif atıklara uzun ömürlü böcek ilaçlarını, kurşunlu kalıntıları ve yiyeceklerde, suda ve havada bulunan binlerce toksik veya potansiyel olarak toksik maddeyi, şehirlerin neredeyse bir ulus boyutuna varan büyük nüfus yoğunluklarına sahip yerleşim kuşaklarında yoğunlaşmasını; arka plan gürültünün artmasını, kitle halinde yaşam ve kitle manüpilasyonun doğurduğu stresleri; yoğun çöp, atık, pislik ve endüstriyel atık birikimini, otoyolların ve şehir sokaklarının araç trafiği ile dolup taşmasını; değerli hammaddelerin hızla yok edilişini; toprağın emlak spekülatörleri, maden ve kereste kralları ve karayolu bürokratlarınca aşındırılmasını da ekleyebiliriz. Biyosfere yönelik bu ölümcül saldırıların ekolojik listesinin tek bir kuşak üzerinde yaptığı hasar, insanın bu gezegende yaşadığından beri binlerce yılda verdiği hasardan fazla. Bu yıkım temposu düşünüldüğünde gelecek kuşakta neler olacağı üzerinde düşünmek bile ürkütücü.

Çağımızın ekolojik krizinin özü bu toplumun -geçmişteki tüm toplumlardan daha çok- organik evrimi bozuyor olmasıdır. İnsanlığın hayat dokusunun bir parçası olduğunu söylemek mâlumu ilan etmekten öte bir şey değil. Bu son aşamada belki de şunu vurgulamak daha önemli: insanlık yaşamın çeşitliliği ve karmaşıklığına ciddi ölçüde bağımlıdır, insanın refahı ve hayatını idame ettirebilmesi, organizmaların giderek artan karmaşıklıkta ve birbirine bağımlı biçimlere evrimleşmesine dayalıdır. Yaşamın karmaşık bir ağa doğru gelişmesi, ilkel canlıların ve bitkilerin daha yüksek ve çeşitlenmiş biçimlere geçmeleri insanlığın ve doğanın evrim ve varkalmasının önkoşulu olmuştur.

EKOLOJİK KRİZİN KÖKLERİ

Bir önceki kuşak, gezegenin daha önceki kuşaklarca yapılanı kat kat aşan bir şekilde hasar görmesine tanık oldu. Şimdiyse çevrenin yıkımı geri dönülmez noktalara varmadan yaşamak için bir neslin ömründen daha az bir zaman kalmış durumda. Bu yüzden ekolojik krizin köklerine acımasız bir açıklıkla bakmak zorundayız. Zaman tükeniyor. 20. yüzyılın son onyılları doğa ve insanlık arasındaki dengeyi kurmak için son fırsat olabilir.

Ekolojik krizin kökleri teknolojinin gelişmesinde mi yatıyor acaba? Teknoloji, makinaları ve teknik süreçleri zararlı hale getiren derin toplumsal koşulları gözden kaçırmak için uygun bir hedef oldu.

Teknolojinin sadece çevreye zarar vermeye değil, onu düzeltmeye de yarayabildiğini unutmak ne derece akıllıca? Doğa ile paleolitik-sonrası dönem insanlık arasındaki en uyumlu dönemi yaratan neolitik devrim, her şeyin ötesinde bir teknolojik devrimdi. İnsanlığa tarım, dokumacılık, çömlekçilik, hayvancılık gibi zanaatleri, tekerleğin icadı gibi birçok anahtar gelişmeyi sağlayan bu dönemdi. Doğrudur, insanlık ve doğa arasındaki dengeyi bozmaktan başka şeye yaramayan teknikler ve teknolojik tavırlar da var. Teknolojinin imkânları -yaratıcı potansiyeli- ile yoketme kapasitesi arasında ayrım yapmak bizlerin sorumluluğundadır. Tüm toplumsal koşulların ve ilişkilerin ötesinde yeralan, onlara hükmeden bir teknolojiden söz edilemez. Farklı teknolojiler ve teknolojiye karşı farklı yaklaşımlar sözkonusudur. Bunlardan bazıları dengeyi yeniden kurmak için vazgeçilemezdir, bazılarıysa dengenin yok oluşuna katkıda bulunmuşlardır. İnsanlığın ihtiyacı ileri teknolojilerin toptan reddedilmesi değil, fakat yeni bir düzenleme, teknolojinin ekolojik ilkelere uygun olarak, toplum ile doğal alem arasında yeni bir uyuma katkıda bulunacak şekilde geliştirilmesidir.

Ekolojik krizin kökleri nüfus büyümesinde mi yatıyor yoksa? Bu tez, ABD’deki ekoloji hareketleri tarafından geliştirilen tezler arasında en rahatsız edici ve birçok yönden en tehlikeli olanıdır. Burada “nüfus büyümesi” denen bir sonuç yapay istatistikler ve projeksiyonlarla bir neden haline getirilmektedir. Şu anda ikincil önemde olan sorunlara öncelik tanınmakta, böylece ekolojik krizin temel sebepleri görülememektedir. Mevcut politik ve toplumsal koşullar sürdükçe insanlığın gezegeni aşırı bir şekilde dolduracağı ve sayıların kendi başına bir tehlike haline geleceği doğrudur. Ancak, dünya nüfusunun yüzde 7’sini barındırıp da dünya kaynaklarının yüzde 50’sinden fazlasını yutan ve asırlardır çevreleri ile hassas bir uyum içinde yaşamış Doğulu halkların nüfusunu azaltmakla uğraşıp duran bir ulusun nüfus sorununu ekolojik krizin temeli olarak görmesi biraz tuhaf kaçıyor.

Kuzey Amerika ve Avrupa’nın beyaz ırklarınca -Asya, Afrika, Latin Amerika ve Güney Pasifik halklarını rezilce sömürmüş ırklarca- rağbet gören nüfus sorununa biraz daha dikkatli bakmamız gerekiyor. Sömürülenler onları sömürenlere hep anlatıp durdular ki, onların ihtiyaç duyduğu şey, nüfus planlama gereçleri, silahlı “kurtarıcılar” ve nüfus sorunlarını çözecek Profesör Paul R.Ehrlich’ler değil, Kuzey Amerika ve Avrupa’nın onlardan yağmaladığı muazzam kaynaklardan eşitçe yararlanmaktır. Asya, Afrika, Latin Amerika ve Güney Pasifik halkları onlara öğütler veren Amerikalıların bütün dünyaya bakir bir kıtanın yüz yıldan az bir zamanda nasıl soyulup soğana çevrileceğini gösterdiklerini ve insanlığın dağarcığına “otomatik eskime” deyimini armağan ettiklerini söyleyebilirler haklı olarak.

Şurası açıkça biliniyor: 19. yüzyıl başlarında Sanayi Devrimi sırasında fabrikaları doldurmak ve ücret artışlarını engellemek için büyük bir yedek sanayi ordusu gerektiğinde yeni gelişen sanayi burjuvazisi nüfus büyümesini alkışlıyordu. Ve nüfus artışı uzun çalışma saatleri ve tıka basa dolu şehirlerin doğurduğu tüberküloz, kolera ve Avrupa ve ABD’de o dönem diğer yaygın hastalıklara rağmen gerçekleşti. O sıralar doğum oranları ölüm oranlarını aştıysa bunun nedeni tıp ve sağlık alanındaki gelişmelerin ölüm oranlarını büyük ölçüde azaltmış olması değildi; bilakis doğum oranlarının ölüm oranlarını aşması sanayi öncesi aile çiftliklerinin, köy kurumlarının, yardımlaşmanın ve istikrarlı, geleneksel hayat kalıplarının kapitalist “teşebbüs” tarafından yok edilmesiyle açıklanabilir ancak. Fabrika sisteminin dehşeti ile hızlanan toplumsal ahlâk çöküntüsü, geleneksel tarımla uğraşan insanların iliğine kadar sömürülen proleterlere ve şehir halkına dönüşmesi aileye ve çocuk bakımına karşı sorumsuz bir tavrın doğmasına yolaçtı. Cinsellik aynen ucuz cin gibi hayatın dertlerinden kaçma yöntemi oldu; yeni proletarya ne yaptığını bilmeksizin, alkolizme saplandığı gibi birçoğu ergenlik çağına kadar bile yaşamayacak çocuklar doğurmakla uğraşıyordu. Aşağı yukarı aynı süreç, Asya, Afrika ve Latin Amerika köyleri emperyalizmin kutsal sunağında kurban edilirken de yaşandı.

Bugünse burjuvazi olaylara farklı “bakıyor.” “Hür teşebbüs” ve “hür emek”in tozpembe günlerinin yerini, artık tekellerin, kartellerin, devlet kontrolündeki ekonomilerin, emek mobilizasyonunun kurumlaşmış biçimlerinin (sendikalar) ve otomatik veya sibernetik makinaların çağı aldı. Artık sermaye büyümesinin gereklerini karşılamak için büyük yedek işsizler ordusuna gerek duyulmuyor, ücretlerse emek piyasasında dalgalanmaya bırakılmayıp görüşmelerle belirleniyor. Atıl yedek sanayi ordusu bir ihtiyaç olmaktan çıkıp denetimli burjuva ekonomisinin istikrarlı işleyişi için bir tehdit olmuştur. Bu yeni “perspektif”in mantığı en dehşet verici ifadesini Alman faşizminde buldu. Nazilere göre dünya daha otuzların ortasında “aşırı nüfus” barındırıyordu ve “nüfus sorunu” Auschwitz’in gaz odalarında çözüldü. Bugün aynı mantık, ekoloji kılığında ortada dolaşan neo-Malthusçu argümanlarda da görülüyor. Bu sonuç hakkında hiçbir kuşkuya kapılmamak gerek.

Er veya geç insanların sayıca artışının durdurulması gerekecektir. Ancak nüfus kontrolü ya “toplumsal denetimle” (otoriter ve ırkçı yöntemlerle hattâ giderek sistematik soykırımla) yürütülecektir ya da liberter, ekolojik bir toplumla (yaşama saygı duyan ve doğa ile yeni bir uyum kuran bir toplumla). Modern toplum bu birbirine zıt alternatiflerin kavşağında durmaktadır ve seçimin duraksamadan yapılması gerekiyor. Ekolojik eylem temelde toplumsal eylemdir. Ya doğruca ekolojik krizin köklerine gideceğiz, ya da totalitarizm çağına sürükleneceğiz.

Yoksa, ekolojik krizin kökleri Amerika ve Avrupa kökenli halkların sorumsuz tüketiminde mi yatıyor? Burada bir yarım hakikâtten kocaman bir yalan üretilmektedir. “Nüfus meselesi” gibi “bolluk” ve “ya büyü ya da öl” ekonomisinin büyümeye sınır koyamaması ekolojik sorunları dünyanın çaresiz sıradan insanların sırtına yıkmak için kullanılıyor. Ekolojik sorunların nedenlerini insanların çoğaldığı yatak odalarına, yemek yedikleri masalara ve sıradan bir hayat sürdürmek için vazgeçilmez hale gelmiş olan -hattâ ortalama bir insanın hayatta kalabilmesi için bu toplumda zorunlu görülen- arabalara, ev eşyalarına, giysilere yükleyen bir “ilk günah” yaratılıyor.

Amerikan toplumunun tüm lojistiği General Motors ve enerji endüstrisi tarafından otoyollar etrafında şekillendirilirken çalışan insanları araba kullandıkları için suçlayabilir miyiz? Şehirler bozulmaya terkedilir ve emlak spekülatörleri bir sürü odadan, çiftlik tipi evlerden, iki arabalık garajlardan oluşan bir “Amerikan Rüyası”nı pazarlarken orta sınıfı banliyölerde evler aldıkları için suçlayabilir miyiz? Nesiller boyu yaşamın en temel maddi gereklerinden yoksun kalmış Siyahları, İspanik kökenlileri ve diğer azınlıkları televizyon, elektrikli eşyalar ve giysiler alıyorlar diye suçlayabilir miyiz?

Enerji endüstrisinin, çok-uluslu şirketlerin, bankaların ve tarım korporasyonlarının yarattığı her yanı kapsayan enflasyon, “büyümenin sınırları” ve “gönüllü sadelik” laflarını anlamsız kıldı çoktan. İşçilerin, orta sınıfın ve azınlıkların tasarrufları, kazançları ve kredileri çoktan “sınırlarına” ulaştı ve yaşamın “sadeliği” bir seçim olmaktan çıktı, zorunluluk oldu. Her türlü makûl sınırın ötesine büyüyen, akıl almaz kârlar, içiçe geçmiş yönetimler ABD ile dünyadaki tekel yapısı oldu sadece. Bu yapıyı hesaba kattığımızda “büyümenin sınırları”ndan, “gönüllü sadelik”den “koruma”dan bahsedemeyiz artık. Burada sözkonusu olan sınırsız yayılma, sınırsız sermaye ve servet birikimi ve hammaddelerin yararsız hattâ zehirli emtia üretiminde sınırsız israfı ve sürekli büyüyen silah stoklarıdır.

Bugünkü ekolojik krizin köklerini bulmak istiyorsak sadece tekniğe, demografiye, büyümeye ve sağlıksız refaha bakmak yetmez; bunların altında yatan ve insan toplumunda -sadece burjuva, feodal ve antik toplumda değil, genel olarak sınıflı toplumlarda değil, bizzat medeniyetin şafağında- hiyerarşi ve tahakkümü üretmiş olan kurumsal, ahlâki ve tinsel değişmelere çevirmeliyiz gözümüzü.

EKOLOJİ VE TOPLUM

İnsanlığın doğaya hükmetmesi ve onu sömürmesi gerektiği şeklindeki temel varsayım insanın insana hükmetmesi ve sömürmesinden kaynaklamaktadır. Bu anlayışın kökleri çok daha eskiye, patriyarkal aile yapısı içinde erkeğin kadına hükmettiği ve sömürdüğü dönemlere kadar uzanmaktadır. Bu bakış açısıyla insanlar giderek artan ölçüde birer kaynak olarak, özne değil birer nesne olarak görüldüler. Toplumsal tahakkümle birlikte ortaya çıkan hiyerarşiler, sınıflar, mülkiyet ve devlet kurumları kavramsal planda insanın doğa ile ilişkisine de aktarıldı. Doğa da giderek bir kaynak, bir nesne, latifindiumdaki köleler gibi acımasızca sömürülecek bir hammadde olarak görülür. Bu “dünya görüşü” sadece hiyerarşik toplumun resmî kültürüne egemen olmakla kalmadı; köleler, serfler, sanayi işçileri ve tüm toplumsal sınıflardan gelen kadınlar da kendilerini böyle görmeye başladılar. “İş ahlâkı”nda, kendini yadsımaya ve aşağılamaya dayalı bu ahlâkta, erotik arzuların sublimasyonu üzerine kurulu davranış tarzında ve (ister Avrupalı, ister Asyalı) diğer dünyevi bakış açılarında olduğu gibi kölelere, serflere, işçilere ve insanlığın kadın yarısına kendilerini denetlemeleri, kendi zincirlerini şekillendirmeleri, kendi hapishane kapılarını kapamaları öğretildi.

Bugün hiyerarşik toplumun “dünya görüşü” silinmeye yüz tuttuysa bunun sebebi modern teknolojinin muazzam üretkenliğinin yeni bir görüş açısı açmış olmasıdır: maddi bolluk imkânı, kıtlığın son bulması, asgari çalışma olan özgür zaman (“boş zaman”) çağının olabilirliği.

“Maddi bolluk” derken sahte ihtiyaçlara, reklamcılığın sinsi baskısına ve gerçek insanî ilişkilerin, öz-düşünümün, kendini geliştirmenin yerine basit nesnelerin -metaların- ikame edilmesine dayalı israfçı ve sorumsuz bir “refah” değil kastettiğimiz. Burada kastettiğimiz yiyecek, barınak, giysi ve yaşamın temel rahatlıklarının toplumdaki herkese -sadece uzmanlaşmış seçkinlere değil- toplumun işlerini doğrudan yönetme imkânı sağlayacak şekilde asgari emekle yeterli miktarda üretilmesi.

Toplum, “olan ve olabilecek” arasındaki bir gerilimi, irrasyonel, gayrı-insanî sömürünün, yeryüzü ve canlıların yok edilmesinin şiddetlendirdiği bir gerilimi yaşamaktadır. Bu gerilimin çözülmesinin önündeki en büyük engel hiyerarşik toplumun bakış açımızı ve eylemlerimizi hâlâ büyük ölçüde şekillendiriyor olmasıdır. Teknoloji ve nüfus eleştirilerine sığınmak, arkaik, yıkıcı bir toplumsal sistemi onun kendi şartları ve çevresi içinde kalarak hesaplaşmaya çalışmak kolay geliyor. Neredeyse doğuştan itibaren aile, dinsel kurumlar, okullar ve bizzat iş süreci tarafından toplumsallaştırılarak hiyerarşiyi, kendini yadsımayı ve devlet sistemlerini bütün düşüncelerin dayanmak zorunda olduğu temel varsayımlar olarak benimsemeye alıştırılıyoruz. Oysa bu varsayımlar yıkılmadıkça ekolojik dengeyle ilgili her tartışma boş ve yenilgiye mahkûmdur.

Modern toplum -şu bizim kâr esasına dayalı burjuva toplumu- kendine özgü kültürel donanımı sayesinde insanlığın doğayla çatışmasını, geçmişin sanayi öncesi toplumlarına nazaran daha kritik bir tarzda şiddetlendirme eğilimde. Burjuva toplumunda insanlar nesnelere dönüştürmekle kalmıyor, metalara, piyasada satılma için tasarlanmış nesnelere dönüşüyorlar. Meta haline gelmiş insanlar arasındaki rekabet, baştan aşağı faydasız malların üretimi gibi bizatihi bir amaç halini alıyor. Nitelik niceliğe, bireysel kültür kitle kültürüne, kişisel iletişim kitle iletişimine dönüştürülüyor. Doğal çevre dev bir fabrikaya, şehir muazzam bir pazara dönüşüyor, Redwood Ormanı’ndan bir kadın vücuduna değin her şeye bir fiyat biçiliyor. İster şaşaalı katedral olsun, ister kişisel onur, her şey dolarlara ve sentlere indirgeniyor. Teknoloji insanlığın bir uzantısı olmaktan çıkıp, insanlık teknolojinin bir uzantısı haline geliyor. Makine işçinin gücünü arttırmıyor, işçi makinanın gücünü arttırıyor, dahası o makinanın bir parçası oluyor.

Bu sömürgen, aşağılayıcı, niceliğe dayalı toplumun insanlığı kendi kendisiyle doğayla karşı karşıya getirmesinde şaşacak ne var?

Evet, değişim gerekiyor, ama öylesine temelden ve geniş kapsamlı bir değişim ki, devrim ve özgürlük kavramları bile daha önceki ufuklarını aşabilsin. Artık doğal çevreyi koruyacak ve geliştirecek yeni tekniklerden söz etmek yetmez, doğayla komünal biçimde, bir insan kollektifi olarak, kabile toplumunun çöküşünden bu yana insanlığın doğaya ve hayata bakışını çarpıtmış olan özel mülkiyetin bütün o engelleri olmaksızın uğraşmalıyız. Sadece burjuva hiyerarşisini değil, her türlü hiyerarşiyi, sadece patriyarkal aileyi değil, tüm cinsel ve ebeveyn tahakkümünü yıkmamız gerekiyor. İnsanlık kendisini, bireysel ve kollektif olarak, tüm insanlara gündelik hayatlarını kontrol etme imkânı sağlayacak şekilde yönetmek zorundadır. Şehirlerimizin, içinde yeraldıkları ekosistemlerin taşıma kapasitesine yeterli ve yetkin biçimde uyarlanarak merkeziyetçilikten arındırılmış komünitelere, ya da ekokomünitelere dönüştürülmesi gerekiyor. Teknolojilerimizin, yerel enerji kaynaklarını ve maddelerini çevreyi kirletmeksizin, ya da asgari kirlenmeyle kullanmaya yeterli ve yetkin biçimde uyarlanmış ekoteknolojilere dönüştürülerek geliştirilmesi gerekiyor. İhtiyaçlarımızı yeni bir tarzda kavramalıyız – kitle iletişim araçlarının dayattığı ihtiyaçlar değil, daha sağlıklı bir hayata imkân verecek ve bireysel temayüllerimizi ifade edecek ihtiyaçlar olarak. Toplumun yönetiminde dolayımlı ilişkiler yerine kişisel ilişkileri koyarak çevremizde insan ölçeğini yeniden tesis etmemiz gerekiyor. Son olarak da, tüm tahakküm tarzlarının -gerek toplumsal, gerekse kişisel- kendimize, topluluklarımıza ve doğaya ilişkin tüm anlayışlardan uzaklaştırılması gerekmektedir. İnsanların yönetiminin yerini eşyanın yönetimi almalıdır. Bizim savunduğumuz devrim, sadece politik kurumları ve ekonomik ilişkileri değil, bilinçleri, hayat tarzını, erotik arzuları ve hayatın anlamına dair yaklaşımlarımızı kapsamalıdır.

Burada sözkonusu olan, çağlar boyunca süregelmiş, yalnızca insanı insana değil, insanlığı doğaya da düşman etmiş tahakküm ve baskı sistemleri ve ruhudur. İnsanlık ile doğa arasındaki çatışma, insan ile insan arasındaki çatışmanın bir uzantısıdır. Ekoloji hareketi tahakküm sorununu tüm boyutlarıyla ele almadığı sürece çağımızın ekolojik krizinin temel nedenlerinin ortadan kaldırılmasına hiçbir katkıda bulunamayacaktır. Ekoloji hareketi geniş kapsamlı bir devrim gereği ile radikal bir biçimde ilgilenmeksizin kirlenme ve çevre koruma konusunda reformlarla -dar bir “çevrecilik”le- sınırlı kalırsa mevcut doğal ve insanî sömürü sisteminin güvenlik sübabı olmaktan öteye gidemez.

AMAÇLAR

Günümüzde ekolojik hareket, bir bakıma çevrenin hızla tahribine karşı geciktirici bir eylem sürdürmektedir. Başka bir açıdan ise, bu hareketin en bilinçli unsurları insanın insanla ve insanlığın doğa ile olan toplumsal ilişkilerini tümüyle devrimselleştirecek yaratıcı bir hareket içindedirler.

Her ne kadar sıkı sıkıya birbirine bağlı olsa da, bu iki çabanın yine de birbirinden ayırdedilmesi gerekiyor. Ecology Action East* çevreyi korumak için her çabayı desteklemektedir. Nükleer santral ve silahların ortadan kaldırılması, temiz hava ve suyun korunması, böcek ilacı ve yiyeceklerde katkı maddeleri kullanımının sınırlandırılması, sokak ve otoyollardaki araç trafiğinin azaltılması, şehirlerin fiziksel olarak daha bütünsel bir yapıya kavuşturulması, radyoaktif atıkların çevreye karışmasının engellenmesi, vahşi hayatın korunduğu alanların genişletilmesi ve muhafaza altına alınması, hayvan türlerinin insanlar tarafından katledilmekten korunması.

Ancak Ecology Action East, böylesi geciktirici eylemlerin varolan toplumsal düzenle doğal dünya arasındaki temel çatışmaya kesin bir çözüm getirdiği gibi bir yanılgıya düşmemektedir. Böylesi eylemler, mevcut toplumun yıkıma doğru artan hızla gidişini de durduramaz.

Bu toplumsal düzen bizlerle oyun oynuyor. Enerji ve dikkatimizi daha geniş çaplı yok etme işlemlerinden saptırmak için ileri tarihlere ertelenmiş, parça buçuk ve son derece yetersiz reformlar sunuyor. Bir bakıma bizlere Cascades yerine Redwood ormanından bir parça, nötron bombası yerine bir nükleer enerji alanı “öneriyorlar.” Daha geniş bir perspektifle bakıldığında ekolojiyi bir değiş tokuş ilişkisine indirgeme yönündeki bu girişimin hiçbir şeyi kurtaracağı yok; birkaç küçük doğal adacık, betonlaşmış bir dünyada birkaç minyatür park karşılığında dünyanın geri kalanını elde etmek için bir modus operandi (hareket tarzı) altı üstü. “Kazanç karşılığı risk” denen hastalıklı “ödünleşim” stratejisi, etiği en iyi olanın değil, “ehven-i şer”lerin peşinde koşma haline getirdi.

Ecology Action East’ın iki ana amacı var: birisi devrimci hareketin, yabancılaştırıcı, sömürücü toplumun en yıkıcı ve ezici sonucunun ekolojik kriz olduğunu ve tam anlamıyla devrimci toplumun ekolojik temeller üzerine kurulabileceğini farketmesini sağlamak. İkincisi ise çevrenin yok edilişine ilgisiz kalmayan milyonlarca Amerikalının kafasında ekolojik ilkelerin mantıksal sonuçlarına dek uzatıldığında toplum ve dünya görüşümüzde kökten değişiklikler gerektirdiği bilincini doğurmak.

Ecology Action East, en geniş anlamıyla deneyim ve insan özgürlüğüne dair geniş kapsamlı bir bilinci amaçlayan hayat tarzıyla ilgili bir devrimi savunmaktadır. Biz, çağlardan beri süregelen tahakküm geleneklerine ve kurumlarına -insanın doğa karşısındaki tavrını böylece yıkıcı bir şekle sokmuş olan gelenek ve kurumlara- karşı geliştirilen mücadelenin bir parçası olarak kadınların, çocukların, eşcinsellerin, siyahların ve sömürge halklarının, her meslekten çalışan insanların özgürlüğünü savunuyoruz. Nerede ortaya çıkarsa çıksın tüm özgürlükçü topluluk ve mücadeleleri destekliyoruz; gençliğin kendiliğinden öz-gelişimi yönünde her çabayı destekliyoruz; insan cinselliğini bastırmak, insanlığı deneyimin her biçimde erotikleştirilmesinden yoksun kılmak isteyen her girişime karşı duruyoruz. Zanaatlerin ve vasıflı üretimin geliştirilmesi, yeni ekokomünitelerin ve ekoteknolojilerin tasarımı, gündelik temelde doğal dünyanın güzelliğinin yaşanması, insanların birbirine verebileceği açık, dolayımsız, duyumsal haz, hayatın yüceltilmesi gibi hayatla ve çalışmada coşkulu bir sanatsallığı geliştirecek her çabaya katılıyoruz.

Kısacası, sınırı ve nüfusları yeni ekolojik bilince göre tanımlanacak, mensuplarının bu yeni bilinç çerçevesi içinde teknolojilerini nitelik ve düzeyini, toplumsal yapılarının, dünya görüşlerinin, hayat tarzlarının, sanatlarının ve gündelik hayatlarının her yönünü kendilerinin belirleyeceği politik olarak bağımsız komüniteler yaratacak bir devrimi savunuyoruz.

Ancak, hayata yönelik bu dünyanın ölüme yönelik bu toplum için kısmen olsa dahi geliştirebileceği gibi bir hayale kapılmıyoruz. Amerikan toplumu bugün ırkçılığa batmış bir halde ve hem servet ve kaynakların tüketicisi, hem de ülke içinde ve dünyada kendi kaderini belirlemeye yönelik her girişimin önündeki engel olarak tüm dünyanın karşısına dikilmektedir. Vazgeçilmez hedefi üretim için üretim, baskı ve hiyerarşisinin dünya ölçeğinde korunması, kitle manipülasyonu ve merkezileşmiş, devlet kontrolüdür. Bu tür bir toplum, yaşama yönelik bir dünyanın kesinlikle karşısındadır. Ekoloji hareketi gayretlerini hayatın her alanında -doğal olduğu kadar toplumsal, kişisel olduğu kadar politik, kültürel olduğu kadar ekonomik her alanda- devrim için yoğunlaştırmazsa kısa sürede kurulu düzenin bir güvenlik sübabı haline gelecektir.

Umudumuz bizimkine benzer, bizim gibi insancıl ve liberter temelde örgütlenmiş grupların ülke çapında yaygınlaşarak yardımlaşmaya dayalı işbirliği temelinde ortak eyleme girişmesidir. Umudumuz sadece doğa karşısında değil, insanlar karşısında da yeni bir ekolojik tavır, gruplar arasında ve grup içinde, toplum içinde ve bireyler arasında kendiliğindenliğe dayalı çeşitlenmiş ilişki anlayışı geliştirmeleridir.

Ekoloji grupların “hükümet adamları” ile ulusal ve uluslararası devlet kurumlarına, yani çağımızın ekolojik krizine düpedüz katkıda bulunan canilere ve politik organlara çağrılar yapmayı bir kenara bırakacaklarını umuyoruz. Çağrıların halka ve kendi yaşam ve yazgılarına sahip çıkmaları için onların doğrudan eylem yetilerine yapılması gereğine inanıyoruz. Hiyerarşi ve tahakküme yer vermeyen, her bireyin kendi yazgısının efendisi olduğu bir toplum, ancak bu şekilde kurulabilir.

İnsanla insan, insanlık ve doğa, birey ve toplum, kent ve kır, zihinsel ve bedensel faaliyet, akıl ve duygu, ve kuşaklar arasındaki büyük ayrımlar artık aşılmalıdır. Eski çağın nedret üzerine kurulu dünyasında hayatta kalabilme ve maddi güvenlik arayışının amacına varması, özgürlüğün ve tamamen insanca bir yaşamın önkoşulu sayılıyordu. Yaşayabilmek için önce hayatta kalabilmemiz gerekliydi. Brecht’in dediği gibi: “Önce doyur sonra ahlâk dersi ver.”

Bu durum artık değişmeye başladı. Günümüzün ekolojik krizi bu geleneksel deyişi tersine çevirdi. Çözümlerimiz sorunun boyutuna uygun olmalıdır, aksi takdirde doğa insanlıktan korkunç bir öç alacaktır.

EĞİTİM VE ÖRGÜTLENME

Bugün tüm ekoloji hareketleri bir yol ayrımında. Birbiriyle temelde çatışan politika ve süreç alternatifleri ile karşı karşıyalar – ya varolan kurumlar içinde çalışmak ya da doğrudan eyleme başvurmak; ya merkeziyetçi, bürokratik ve geleneksel örgütlenme biçimleri ya da bağlılık grupları oluşturmak. Clamshell, Shad, Abalone, Caaltfish gibi büyük anti-nükleer ittifaklar bu sorunlarla ciddi şekilde karşılaşan birçok örgütlenmeden sadece birkaçı. Ve bu ittifakların kaderi şu anda bizleri çok yakından ilgilendiriyor.

DOĞRUDAN EYLEM VE

BAĞLILIK GRUPLARININ ANLAMI

Başlangıçta anti-nükleer ittifaklar dahice bir sezgiyle “sistem”den kopma gereğini farkettiler ve sistemin dışında harekete geçip doğrudan toplumsal hayatın içine girerek mevcut kurumları, bürokratları, “uzmanlar”ı ve liderleri bir kenara iterek yasallık-ötesi, ahlâki ve kişisel eylem yolunu açtılar. Büyük ölçüde doğrudan eylemi uyguladılar çünkü “sistem” içinde hareket ederek nükleer santralları engelleme yönündeki daha önceki girişimler başarısız olmuştu. Bitmek bilmeyen, aylar, yıllar süren davalar, duruşmalar, yerel yasalara başvurma, milletvkillerine dilekçe ve mektup yazma kampanyaları, vesaire – bütün bunlar nükleer santralların inşasını durduramadı. Büyük bölgesel ittifakların ilki olan Clamshell işte bu “sistem içinde çalışma” yöntemiyle Seabrook santralının yapımını durdurma çabalarının sonuçsuz kalmasından doğmuştu. Bir ittifak olarak kimliğini tanımlayan şey ahlâki ilkelerin kağıt üzerindeki yasalara üstünlüğünü vurgulayarak Seabrook santral alanının doğrudan işgali oldu. İttifakların “sistem içinde çalışma” uğruna doğrudan eylemden vazgeçmesi toplumsal yönden yaratıcı niteliklerini yok edecektir. Bu değişme değil, itibar elde etme peşinde koşan “kitle örgütleri”nin çaresiz batağına dönmek olur.

Doğrudan eylemin daha da önemli bir özelliği merkezileşmiş, gitgide büyüyen bürokrasilerin insanların elinden çekip aldığı toplumsal hayat üzerindeki kişisel erki yeniden edinmek için ileri bir adım olmasıdır. Doğrudan eyleme geçerek toplumsal olayları kontrol edebileceğimize dair bir hissi yeniden kazandığımız gibi öz-etkinlik ve öz-yönetim üzerine kurulu gerçekten özgür bir toplumun önkoşulu olan yeni bir benlik ve kişilik duygusu geliştiririz. İkide bir gelecekteki toplum idealimiz olarak öz-yönetim ve öz-etkinlikten söz ediyoruz, ama unuttuğumuz bir şey var ki, demokratikleştirilmesi gereken sadece “yönetim” ve “etkinlik” değildir; her bir bireyin “öz”ü, benliği -kendine özgü, yaratıcı ve yetkin bir varlık olarak- olabildiğince geliştirilmelidir. Sınıflı toplum gibi hiyerarşi, tahakküm, emir ve itaatin asıl temeli olan kitle toplumu hayatları seçkinlere, “starlar”a ve “öncüler”e tâbi homojenleşmiş seyircilerden oluşmaktadır. ABD’nin bürokratik toplumunda da sosyalist dünyanın totaliter toplumlarında da bu böyledir. Gerçekten özgür bir toplum ise benliği yadsımaz, tersine sadece “seçkin” uzmanlar ve kendinden menkûl dahilerin değil, herkesin toplumu yönetme yeteneğinde olduğu inancıyla onu destekler, özgürleştirir ve gerçekleştirir. Doğrudan eylem demek yasama gücünü kendi eline alan özgür kent demektir. Her bir bireyin içinde saklı güçleri uyandırarak yeni bir öz-güven ve öz-yeterlilik duygusu geliştirmesinin, bireylerin toplumun kontrolünü doğrudan, iktidarı sahiplenmekle kalmayıp “seçkinler”in gölgesinde yaşayan “seçmenler”in kişiliklerini de yok eden “temsilciler” olmaksızın üstlenmesinin yöntemidir. Kısacası, doğrudan eylem “geçerlilik” ve “popülerlik” temelinde benimsenip, reddedilebilecek bir “taktik” değil bir ahlâki ilke, ideal, hattâ bir duyarlılıktır. Hayatlarımızın, davranışlarımızın ve bakış açılarımızın temelinde bu olmalıdır.

Aynı şekilde ilk olarak 1920’lerde İspanyol Anarşistleri (FAI, İberik Anarşist Federasyonu) tarafından kullanılan bir terim olan bağlılık grubu da kısa ömürlü işler için biraraya getirilip dağıtılan bir “görev timi” değildir. Ortak eylem ve amaçlardan da öte kendi aralarından yeni özgürlükçü ilişkiler kurmak, birbirlerini eğitmek, sorunlarını paylaşmak, cinsiyetçi ve hiyerarşik olmayan eylem ve bağlar geliştirmek için biraraya gelmiş kişilerin kardeşlik grubu, merkeziyetçi olmayan bir komünite, bir aile, bir komündür. Bağlılık grubu ittifakın gelişeceği asıl hücresel doku, organik varlığa dönüşen protoplazmadır. Yapının tüm parçalarının bir emir ve itaat sistemi içerisinde mekanik olarak birbirine eklendiği merkezî, bürokratik temelli parti tipi örgütlenmenin tersine bağlılık grubu, otantik yerelliği içinde gerçekten ekolojik bir bütünlük olarak birbirine bağlanır. Her zaman yerel komünitenin bir parçası olarak kalır, onu kendine özgü koşul ve ihtiyaçlarına duyarlıdır, ancak yerel ve bölgesel temelde birlikler de oluşturur, (“temsilci”den farklı olarak) her an geri çağrılabilen, rotasyona tâbi ve çeşitli grupların görüşlerini en ufak ayrıntılarına dek yansıtmakla yükümlü delegeler aracılığıyla koordinasyon komiteleri oluşturabilir. Bağlılık grubu yapısında oluşan ittifakta koordinasyon düzeyinde üst basamaklar çıkıldıkça erk artmayıp azalır ki, bu mevcut “temsil” ve politik sistem içinde kurulu parti ve birlik tipi, “kademeli” örgütlenmenin tam karşıtıdır. Bağlılık grubu da doğrudan eylem gibi nükleer santralın işgallerini yürütmekle görevli bir “görev timi,” bir “araç” değildir; ahlâki ilkeye, ideale, nükleer gücün ötesine tinsel erk sorununa uzanan, insan ölçeğinde, adem-i merkezî, ekolojik insan topluluk ve eylemlerini hedefleyen bir duyarlılığa dayanır.

İKİ SEÇİM ARASINDA

Bu yıl Three Mile Island’daki nükleer santralin erimenin eşiğine gelmesiyle, ve daha önce 1978 yazında Seabrook santral işgali Clamshell liderliğince starlarla dolu bir “yasal” festivale dönüştürüldüğünde birçok ittifakın anti-nükleer hareketi politik bir olaya, bir medya olayına dönüştürme niyeti belli olmaya başlamıştı. Clamshell’in sözüm ona “kurucuları”nın doğrudan eylem ve bağlılık grupları fikrini ne derece anladığı, bu fikri ne ölçüde “taktik” ve “görev timi”nden öte bir şey olarak gördükleri kuşku götürür. Bu laflar çekici geliyordu elbette, bunun için bol bol kullandılar. Gelgelelim Clamshell “kurucuları”nın çoğu “Nükleer Santrallara Hayır!” hareketini çatışan görüşlere sahip, kimi “hür teşebbüs”e inanan, kimiyse mülkiyete karşı her türden insanın “birleştiği” gösteriler için, hitabet yeteneklerini sergileyecekleri büyük toplantılar için, kitlesel, medyaya yönelik gösteriler için bir fırsat olarak gördü. Sadece eğitsel gereklerle dahi “Nükleer Santrallere Hayır”ın ötesine gitmek bir tabu halini aldı. İttifakların çeşitli konferans ve kongrelerinde, hattâ Koordinasyon Komitesi’nin “bölge gezicileri”nin (’60’lardaki SDS’in “bölge gezicileri”ni hatırlatıyor bu) boy gösterdiği yerel toplantılarda aklı başında anti-nükleer aktivistlere konuyu “aşmamaları” tembihlendi. Eğitsel faaliyetler nükleer reaktörlerle sınırlı tutulup nükleer enerjinin toplumsal köklerine ilişkin daha kapsamlı, daha geniş bir kamusal bilinç için uğraşılması engellendi. Neredeyse herkesi “harekete geçirecek” bir en asgari müşterek bulma uğruna kimse eğitilemedi. Eğitimin çoğunu yapan Three Mile Island vakası oldu ve soruna dair kamusal anlayış, teknoloji sorunlarını aşıp toplum sorunlarına ulaşamadı. İlkeler yerine saygınlık, karşı çıkış yerine popülerlik, işgaller yerine Washington ve Battery Park’da gösteriler, doğrudan eylem yerine, politika öne çıkarıldı.

Evet, artık bir de anti-nükleer “establishment” var ki yapısal, işlevsel, taktik hattâ belki de malî açılardan lafta karşı çıktığı nükleer “establishment”dan geri kalmıyor. Pek kutsal bir ittifak da değil, bu kariyer amaçlı, starlara dayalı ve politik hırslara batmış “establishment” çoğu kez Clamshell, Shad, Abalone ve Catfish gibi bellibaşlı ittifakların özgürlükçü ilkeleri ile de çelişiyor, onlara karşı çıkıyor. Seçkin mensupları kimi zaman bizzat özgürlükçü ittifakların kendinden menkûl “kurucuları” arasından devşirildi. Tom Hayden, Cockburn-Ridgeway mihveri, PIRG allameleri ve Barry Coomer gibi bazılarıysa ittifaklardan açıkça geri duruyorlar -Hayden ve Cockburn- Ridgeway çevreci grupların hepsine beyaz, orta-sınıf hareketleri diye kulp taktılar; Commoner Clamshell’in 1977 Seabrook işgaline lafzen destek vermeyi dahi reddetti, ta ki işgal basında iyi bir yer edinene kadar. Bugünse anti-nükleer buketindeki bu yeni çiçek, yürüyüş ve mitinglerinin baş hatibi ve bazı haberlere göre son zamanlarda kurulmaya çalışılan “Yurttaşlar Partisi”nin potansiyel başkanlık adayı. Kaliforniya’daki Tom ve Jerry şovu ise Washington yürüyüşünde görüldüğü gibi bir başka alem.

MUSE ve benzeri “bağış toplama” gruplarına gelince, Sam Lovejoy ve Harvey Wasserman gibilerince düzenlenen bu etkinlikler bir yüksek sosyete örgütlenmesine az biraz taban hareketi havası verdi. Kitlesel seçmen de isteğine, kişisel kariyerizme, politik iktidara, parti tipi örgütlere, bürokratik manüpilasyona -kısacası, anti-nükleer hareketin sisteme karşı sistemi kullanabileceği bahanesiyle sistem içinde hareket etmek için “etkin” yöntemlere- yöneliş artık açıkça görülüyor. Anti-nükleer “establishment”ı ve rock starlarını dinlemek için Battery Park’da toplanan muazzam kalabalık pasif insanlardan oluşuyordu, tıpkı televizyon seyircileri gibi kişisellikten yoksun ve homojenleşmişlerdi. Washington yürüyüşünde de durum farklı değil. Anti-nükleer “establishment” bir zamanlar tutarlı bir şekilde popülist ve özgürlükçü olan bir harekete politikanın, yüksek finansın (mümkün oldukça), kitle destekçilerinin, kamuoyu “sözcüleri”nin ve kurumsal kabul görmenin yabancı tadını aşıladı.

Bu seçkinci ittifakın ABD’nin her yanında ortaya çıkan hiyerarşik-olmayan ittifaklar açısından yarattığı tehlike çok ciddi. Anti-nükleer “establishment”ın kolayca tanımlanan, belirgin bir kimliği olsaydı ona direnmek kolay olurdu. Ama bu “establishment” bizim içimizden doğuyor, bizlerden biri gibi. Araştırılıp çözümlenmesi gereken gerçek ve kapsamlı farklılıkları ortadan kaldırıp yerine basit bir “Nükleer

Santrallara Hayır!” sloganını koruyarak, medyada etkili “starlar,” malî alanda etkili aracılar, politikada etkili “yasama görevlileri”, teknik alanda etkili “bilimadamları” ve ittifaka yardımcı olan “sıradan insanlar” gibi tasnifler yaparak hastalığa yolaçan patojenik tohumlar gibi içimizde büyüyor. Açıkçası en kötü alışkanlıklarımızı kullanıyor. Kullandığı yöntemlerin ahlâk dışı ve ahlâki olarak çökertici sonuçlarını açığa vurmaksızın “etkinlik” arzumuza, “kitle desteği” elde etme umudumuza sesleniyor. Yöntemlerinin mevcut toplumsal yapılardan, insanları “kitleler”e, medyaya tâbi seyircilere, iktidar hevesleri egolarından büyük olduğu için gerçekte olduklarından büyük görünen “starlar”ın hayranlarına indirgeyen reklam kuruluşlarından apartma olduğunu saklıyor.

Anti-nükleer “establishment”in yarattığı sorunları bu kadar vurgulamamızın sebebi ayrılık çıkarma isteği ya da kişisel husumet değil. Bu görüşlerde, öfkeden çok derinde yatan bir trajedi saklı. Bu “establishment”in birkaç mensubu saf kuşkusuz, diğerleriyse kariyer ve ihtirasları insancıl, ekolojik bir topluma olan bağlılıklarını kat be kat aşan düpedüz eyyamcılar. Bunu vurgulamanın amacı hem anti-nükleer hareket içinde “birlik” uğruna gözden kaçırılamayacak ayrılıklar olduğunu göstermekten öte önümüzdeki yıllar içinde kendi kimliğimizi -doğrudan eyleme, bağlılık gruplarına, bölgeciliğe ve liberter koordinasyon biçimlerine olan bağlılığımızı- yeniden kazanıp geliştirmemize katkıda bulunmak.

Anti-nükleer hareketin, özellikle de büyük ittifakların geleceği sadece neyi reddettiğimize değil, aynı zamanda neyi kabul ettiğimize ve hangi sebeplerden ötürü kabul ettiğimize bağlıdır. Sadece “Nükleer Santrallara Hayır!” demekle yetinirsek basit, saf, safdil olmaktan kurtulamaz ve kariyeristlerin elinden kurtulamayız. Doğrudan eylem ve bağlılık gruplarını “taktik” ve “görev timleri”nden ibaret görürsek kendi hayatları üzerinden erk sahibi olmalarını engelleyen sistem karşısında bir alternatif arayan ve henüz harekete geçmemiş milyonlarca Amerikalı ile bağlantı kurma şansını kaybederiz. Alternatif enerji panayırlarımızda güneş ve rüzgar enerjisi sistemlerini sergilemekle yetinip devasa, uzay-çağı güneş kollektörleri ve rüzgar değirmenlerinin çok-uluslu şirketlerin programlarına girdiğini halka anlatamaz, onları uyaramazsak varolan güçlerin, tıpkı Con Edison’un elektrik enerjisini tarifeye bağlaması gibi güneşi ve rüzgarı tarifeye bağlamalarına hizmet etmiş oluruz. İnsanları sadece alternatif, “uygun” (neye uygun?), “yumuşak” teknoloji konusunda eğitmek yeterli değil. Bir halk teknolojisi -pasif, basit, adem-i merkezî, bireyin anlayabileceği, kontrol edebileceği, bakım yapabileceği hattâ inşa edebileceği, güneş, rüzgar ve besin-üretim teknolojilerine dair görüşler geliştirmeliyiz.

Aynı şekilde sadece lojistik ve koruma amacıyla “adem-i merkezî”den, “gönüllü yalınlık”tan söz etmek de anlamsız. Kocaman bir banliyöden pek farklı olmayan bir “adem-i merkeziyetçi” toplum kurulabilir kolaylıkla. Ama gene aynı bürokratlarca yönetilir, yiyecekleri aynı tarımsal endüstri işletmelerinden ve zincirlerinden gelir, aynı polislerce denetlenir, aynı şirket yöneticileri tarafından birleştirilir, aynı otoyollarla birbirine bağlanır ve mevcut merkezileşmiş toplumu yöneten aynı medya tarafından uyuşturulur. Her kişinin hayatın her alanında karar süreçlerine özgürce katıldığı ve maddi hayatın tüm araçlarının komünal mülkiyetle işletildiği, üretildiği ve ihtiyaca göre paylaşıldığı öz-yönetimi savunmaksızın ‘adem-i merkeziyet’ talep etmek abesle iştigaldir. Amerikalıları ufak bir tasarım değişikliğinin toplumsal hayatta ve tinsel duyarlıkta gerçek bir değişiklik yaratacağı inancıyla oyalamak üçkağıttan başka bir şey değildir. ‘Neye kimin sahip olduğu’ ve ‘neyi kimin işlettiği’ sorularını yanıtsız bırakıp da “küçüklüğün” erdem ve güzelliklerine övgü düzmek demagojiye batmak demektir. Adem-i merkeziyet ve insanî ölçek, bunlara evet! – ama mülkiyeti, çevreyi hiyerarşik olmayan bir tarzda komünal paylaşılan bir toplumda.

‘Gönüllü yalınlık’ çağrısına da evet! – ama ancak yaşam araçları yalın ve herkesin hizmetinde olmak şartıyla. Gloria Vanderbilt blucinleri ve eskitilmiş süet ceketler ‘gönüllü yalınlık’ doğurmaz. Ticari planda en hızlı büyüyen endüstri olarak Stanford Araştırma Enstitüsü’nün ‘gönüllü yalınlık’tan ve ‘büyümenin sınırları’ndan bahsetmesi Exxon ve Mobil’in enerji korumasından dem vurmasını andırıyor. Büyük şirketlere çalışan bir ‘think tank’ın gelecekteki sermaye yatırımları için ‘gönüllü yalınlık’ı geliştirmesi; gittikçe büyüyen ‘doğal gıdalar’ pazarına girebilmek için tarım korporasyonlarının organik besin üretimine dönmesi; Roma Kulübü’nün bir ‘büyümenin sınırları’ duası okuması bu tip taleplerin, şirket, mülkiyet, bürokrasi ve kâra yönelik olma bazındaki toplumsal yapıyı sorgulamadıkça, bu yapının en aslî düzeyinin sahipliği ve denetiminde nasıl yüzeyde kalacağını gösteriyor.

Anti-nükleer harekete anlamlı bir gelecek sağlamak için kongre ve konferanslarımızla atacağımız en etkili adım, ittifaklarımızın temelini bağlılık gruplarına, etkinliklerimizin temelini doğrudan eyleme dayandırmak, bunları geliştirmek ve güçlendirmek olacaktır. Doğrudan eylem nükleer santralların işgalinden ibaret değildir; üretimden örgütlenmeye, eğitimden yayın faaliyetlerine hayatımızın her alanını nasıl yöneteceğimizi öğrenmemiz demektir. 1760’larda, en devrimci dönemlerinde olduğu biçimiyle New England kent toplantıları doğrudan eylemin toplumsal dünyaya aktarılmış en yakın örnekleridir. En az Seabrook, Shoreham veya Rocky Flats kadar örnek olabilen bağlılık gruplarımız ve kongrelerimizin doğrudan eylemi için de aynı şey geçerlidir. Ne var ki doğrudan eylem hiç de kendimizi bir nutuk kürsüsü veya rock topluluğu konser sahnesinin, hele hele Sacramento Eyalet Meclisi ve Beyaz Saray’ın pasif seyircileri düzeyine indirgememiz anlamına alınmamalıdır.

Öte yandan, açık ve dürüstçe konuşarak -hattâ bir süre ‘etkisiz’ veya güçsüz kalmak pahasına- azınlıkta kalmaktan korkarsak bizi bekleyen geleceğe razı olmak zorundayız: teslim olma pahasına saygınlık, demoralizasyon pahasına ‘etkililik’, ikiyüzlülük pahasına ‘erk’, yozlaşma pahasına ‘başarı’. İki yönden birini seçmek gerekiyor ve uzlaştırılacak bir ‘ara yol’ yok. Her halükârda yaptığımız seçim, yaratacağımız gelecek olacaktır.

Toward an Ecological Society, (Ayrıntı Yayınları tarafından yayıma hazırlanıyor)
1988, sayfa: 33-54

Toprak