Neden Çevreci Değiliz?

20 Nisan 2015
9 dakika okuma

Özel sektör olsun kamu kurumları olsun her yerde çevrecilik propagandalarıyla karşılaşıyoruz. Kendini “çevrecinin daniskası” ilan edenlerin önünü almak ise neredeyse imkansız. Şöyle bir üstünkörü bakıldığında bile artık sadece küresel çevreci örgütlenmeler, dernek ve vakıfların dilinde olmadığına şahit oluyoruz çevrecilik argümanının. Dikkat edilirse bu Greenpeace, WWF, TEMA gibi yerel ve küresel Truva atı sivil toplum kuruluşlarının devlet ve şirket fonlarıyla yürüttükleri kampanyalar artık kamu spotlarıyla da desteklenir hale geldi.

Aslında bu durumun birdenbire ortaya çıkmadığı, devletin çevreci yaklaşımının 1991 yılından beri bakanlık düzeyinde benimsendiği görülmektedir. 2003 yılına kadar Çevre Bakanlığı, sonra Çevre ve Orman Bakanlığı, 2011 yılından sonra da Çevre ve Şehircilik Bakanlığı’na varana dek devlet çevreciliğini ispatlamıştır.

Dahası, çevre öyle bir olgudur ki mühendisliğine dahi ihtiyaç duyulmuştur. Zira mühendis, TDK tanımına göre de “İnsanların her türlü ihtiyacını karşılamaya dayalı … gibi teknik ve sosyal alanlarda uzmanlaşmış, belli bir eğitim görmüş kimse”dir.[i] Dolayısıyla mühendislik işi de insanların ihtiyacını karşılamak üzere teknik uzmanlıklarla yapılan eylemlerdir. Öte yandan düşünülürse insanın kendi dışındaki varlıklara duyumsadığı bu yaklaşım da bir nevi sosyal mühendislik çalışmasının başarısını göstermektedir.

Çevrecilik yalnız yönetsel alandaki kavramlarla karşımıza çıkmıyor. Dünya Çevre Günü, Çevre Sektörü, Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı…

Oysa sonsuz tüketime, bencilce üretime, kapitalizme hatta insanmerkezciliğe dahi karşı olsun; pek çok kişi, kendisinin üstte adı geçenlerden daha çevreci olduğunu, hatta gerçek çevrecinin kendisi olduğunu iddia edecektir. Öte yandan muktedirler ise asıl çevrecinin kendileri olduğunu “ben çevrecinin daniskasıyım” sözleriyle ifade edecektir. Biz ise gerçek çevrecinin kim olduğunu, çevreciliğin aslında ne anlam ifade ettiğini anlamak için şu soruyu soralım:

Çevrecilik Kavramı Kaynağını Nereden Alıyor?

Batı felsefi geleneğinde insanlar ile doğadaki diğer varlıklar arasında doğrudan bir ahlaki ilişkiye rastlamak çok kolay değildir. Ahlaki olan iki insan arasında gerçekleşen durumların değerlendirilmesinde aranır. Yani bu gelenekte genellikle insanların diğer insanlarla kurduğu ilişkilerde etik değerlendirmeler yapılmaktadır. Bu durum Batı felsefesinin etik yaklaşımlarının antroposantrik yani insanmerkezcil temelde şekillendiğini gösterir.

Bu bakış açısı uzun bir zaman boyunca insanın diğer varlıklarla kurduğu ilişkilerde açığa çıkan etik problemlerin, problemi yaratan eylemlerden diğer insanların nasıl etkileneceğini tartışmakla sınırlıydı.

Analitik zekanın etkinliğini artırmasıyla eylemlerin doğuracağı sonuçlar ve birbirini tetikleyen olaylardan açığa çıkan yeni etkileşimler zaman içerisinde insanların kendi dışındaki varlıklara dair de endişeler ortaya koymalarına yol açtı. Artık insanlar her ne kadar kendi dışındaki varlıkları umursamasalar da ileride karşılaşacakları tepkiyi öngörerek etkilerini yeniden gözden geçirme davranışına meyletmeye başladılar.

Albert Einstein’ın söylediği rivayet edilen bir söz bu gelişmeyi açıklamak için kullanılabilecek örneklerden belki de en iyisidir:

“Eğer arılar yeryüzünden yok olursa, insanların hayatta kalabilmek için yalnızca dört yılı kalır.”

Uzun erimli ve dolaylı ihtiyatlılıkların çevrecilik algısının temelini oluşturduğu bu örnekte açıkça görülmektedir. Çevreye dair gelişen bu duyarlılığın özünde yine bencillik barındırdığı açıktır.

İnsanın kendi dışındakilere bu örnektekine benzer yaklaşımları aslen insan ve doğanın iki ayrışık özne olduğu ön kabulü ile ortaya çıkmaktadır.

İnsanın doğadaki diğer varlıklardan ayrışık olduğu düşüncesi oldukça geniş bir yelpazede ifade bulabilir. Bu yelpaze “dünyadaki her şeyin insanın hizmetine yaratıldığı” yaklaşımından, “evrimsel olarak en gelişmiş olan türün, insanın, diğer varlıkları dilediğince kullanma hakkına sahip olduğu” yaklaşımına değin çeşitlilik gösterebilmektedir. Görüldüğü gibi bu bencilliğin kaynağı ne salt dinlerdir ne de salt  sosyal darwinizmdir. Her ikisinin de, bencilliğin teorize edilmesinde birbirinden daha üstün olduğu çeşitli dönemler mevcuttur.

Ana akım felsefi yaklaşımın temellendiği Batı felsefesi mevzu bahis antroposentrik bakış açısının köklerinin incelenmesinde iyi bir başlangıç oluşturacaktır. Zira çevrecilik olgusunun Batı düşünsel dünyasının bir kavramı olduğu göz önünde bulundurulduğunda neden doğu ya da bir başka perspektif üzerinden değerlendirmememiz garip görünmeyecektir.

Batı felsefesinin insan dışı varlıklara bakışının nerelerden temellendiğini anlamak için Aristoteles iyi bir başvuru odağı olabilir.

“Bitkiler hayvanlar için vardır. Diğer bütün hayvanlar insan için vardır, evcil hayvanlar insanın onların gücünden yararlanması ve insanlara gıda sağlamak için vardır. Gıda olarak kullanılamayan hayvanlar da, onlardan yapılan aletlerin ve giysilerin insana fayda sağlaması için vardır.”[ii]

Bu yaklaşım açıkça varoluşsal olarak insan dışı varlıkların insana hizmet ereği ile var oldukları iddiasını ortaya koymaktadır. Öyle ki bu bakış açısı zaman içerisinde kalıplaşmış bir gerçeklik haline dönüşmüştür.

Kutsal Kitap’ta yer alan ifadeler hayvanların ve bitkilerin insanların hizmetine yaratıldığını söylemektedir:

“Yerdeki hayvanların, gökteki kuşların tümü sizden korkup ürkecek. Yeryüzündeki bütün canlılar, denizdeki bütün balıklar sizin yönetiminize verilmiştir.” [iii]

“Bütün canlılar size yiyecek olacak. Yeşil bitkiler gibi, hepsini size veriyorum.” [iv]

“Hayvanlar için yeşil ot çıkarır, İnsanlar yararlansın diye bitkiler verirsin.” [v]

Kutsal Kitap’ta yer alan bu görüşler, sonrasında etkilediği Thomas Aquinas’ın görüşlerine de şöyle etki edecektir:

“Vahşi hayvanları öldürmenin bir günah olduğunu söyleyenlerin yanlışını çürütüyoruz. Çünkü ilahi düzene göre, hayvanlar eşyanın doğası gereği insanlar kullansınlar diye yaratılmış varlıklardır. Sonuç olarak insanlar, hayvanları öldürerek ya da başka biçimlerde kullanırken haksızlık etmiş olmazlar. Bu nedenler Tanrı Nuh’a şöyle seslenmiştir: “Yeşil bitkiler gibi, tüm etleri size verdim.” [vi]

Aristoteles’ten bu yana takınılan bu tavrın Batı felsefesinin bütününe yayılmış bir yargıdan açığa çıktığı sonucuna varılabilir: “Yalnız insanlar ahlaki ilgiye değerdir, çünkü hayvanların ve bitkilerin aksine yalnız insanların düşünme ve karar yetisi mevcuttur.”

Özsel olarak birbirine oldukça yakın denilebilecek bu yaklaşımlar bizi yeniden merkez ve çevre ayrımını düşünmeye itiyor. Görüldüğü gibi, egosantrik bakış açısı ile gerçekleştirilen tüm ahlaki değerlendirmelerde insan; açıkça kendi çıkarını düşünmediği zaman Einstein örneğindeki gibi uzun vadede, kendi dolaylı çıkarını düşünmektedir.

İlk bakışta bu yaklaşımın söz konusu teolojik görüşlerin problemi olduğu düşünülebilir. Ancak Descartes’ın; gerçekliği, zihinsel ve vücutsal alan olarak ikiye ayırdığı mekanist yaklaşımında, hayvanlar ve bitkiler her ne kadar canlı kabul edilseler de davranışlarının organlarının gerektirdiği ölçüde basit mekanik bir reaksiyona dayandığını öne sürüyordu. Bu durumda zihinsel olarak hiçbir varlığı bulunmayan bu “Hayvan Makinelerin” etik tartışmalar kapsamına alınmasına da imkan kalmıyordu.[vii]

Günümüz yaklaşımlarına geri dönecek olursak; doğal kaynaklar adı altında ele alınan varlıkların Descartes’in bu yaklaşımından çok da uzak bir noktadan temellenmediğini görürüz. Burada da Kartezyen görüşün ahlaki ilgiye değer olma kriterinin bilinç sahibi olmakla ölçüldüğü ortadadır.

Tüm bunların dışında kendini doğanın efendisi olmaya adamış insanın bu çabasını distopik hayallerle yenilgiye uğratma düşüncesinin de aynı durumun bir benzerini yarattığını gözden kaçırmamak gerekir. Erich Fromm’un mevzu bahis konuya dair eleştirel sözleri de yapılan yanlışların yine “insanlar” için olumsuz sonuçlar doğuracağına işaret etmektedir: “…çağdaş insan, kendini yine de tedirgin ve gitgide daha şaşkın hissetmektedir. Çalışıp çabalamakta, ama yaptığı işlerin boşluğunu belli belirsiz bir şekilde fark etmektedir. Madde üzerindeki gücü arttıkça, özel hayatında ve toplum içerisinde kendini güçsüz hissetmeye başlamıştır. Tabiata egemen olmak için yeni ve daha iyi araçlar yarattıkça, bu araçların karmakarışık ağına düşmüş ve onlara anlam kazandıran biricik gayeyi -yani kendisini- gözden kaçırmıştır. Tabiatın efendisi oldukça, kendi elleriyle yapmış olduğu makinenin kölesi haline gelmiştir.” [viii]

Sonuç olarak çevrecilik kavramına genel bir bakışla insanmerkezcil yaklaşımın bir ürünü demek bu kavrama haksızlık etmeye denk düşmeyecektir. Buna bağlı olarak kendini “çevreci” ilan eden iki kesimden birinin bu durumdan gocunmayacağı açıktır. Ancak diğerlerinin, yeninden bu kavramı ve bu kavramın altında yatan nedeni sorgulaması faydalı olacaktır.

Alp Temiz – Patika Dergisi 2. Sayı

DİPNOTLAR:

[i] http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_bts&arama=kelime&guid=TDK.GTS.552fe0bae3bbc6.62853993

[ii] McKeon, R. (1941) Basic Works of Aristotle. Aristotle. The politics, K:1, B:8, s:1256b. (Random House, New York, 1941). https://ia601704.us.archive.org/13/items/BasicWorksOfAristotle_104376_CMU/TXT/

[iii] Kutsal Kitap, Yaratılış, 9:2

[iv] Kutsal Kitap, Yaratılış, 9:3

[v] Kutsal Kitap, Mezmurlar, 104:14

[vi] Jardins, J. (2006) Çevre Etiği. Keleş, R (Çev.). İstanbul: İmge.

[vii] Gündoğan, A. O. (1995). Descartes’ta Mekanizm. Felsefe Dünyası Dergisi. Sayı 16. (Yaz 1995)

[viii] Fromm, E. (1947). Man for Himself; An Injury into the Psychology of Ethics. Chapter 1: The Problem. New York: Henry Holt.