Estne, Dulce et Decorum est pro Patria Mori?* – Emircan Kunuk

 

 

…Ve izleyebilseydiniz debelenen beyaz gözlerini yüzünde, / Sarkmış suratını, sanki bıkmış bir şeytan günahlardan; / Duyabilseydiniz, her sarsılışında, oluk oluk gelen kanı / Köpükle tahrip edilmiş ciğerlerinden, / Kanser gibi müstehcen, gevişi kadar acı / Masum dillerdeki hakir, dermansız yaraların, / Dostum, bunca keyifle söyleyemezdiniz, / Umutsuz bir zafere heves eden çocuklara / O eski yalanı: “Tatlı ve Şereflidir Ölmek Vatan İçin.”

-Wilfred Owen

Savaş…

Ortaya çıkış biçimi olarak her zaman aynı olmuştur. İktidar savaşın aktörleri değişse de savaşlarda yitip gidenlerin hikayeleri hep benzer olmuştur birbirlerine. Savaşlar, savaşanlar için yıkım; savaşa yollayanlar için ise daha fazla güç olmuştur. İki taraftan biri kaybediyor gibi görünse de kazanan olmamıştır hiç, kaybedenlerse hep aynı: Ezilenler.

İktidarlar koltuklarını sağlamlaştırmak, hakimiyeti altındaki toprakları artırmak, zenginliklerine zenginlik katmak için genellikle askerliği zorunlu tutarlar ve askerlerin hepsi “savaşmak” durumundadırlar.

Toplumsal olaylarla kendini besleyip geliştiren edebiyat, savaşlardan da etkilenmiştir. Yazarlar, şairler savaşın topluma olan etkisini eserlerinde işlemeye çalışmışlardır. Aşağıda bahsedilen şairler, yazdıkları hikayelerin hem öznesi hem de aktarıcısı konumundalar. “Bir şey bulma” umuduyla çıktıkları savaş yolculuğunda, hiçbir şeyin bulunamayacağını anladıklarında kesişir yolları…

Robert Graves (1895-1985)

1895 yılında Londra’nın fakir bir mahallesinde doğan Graves, İrlandalı şair Alfred Perceval Graves’in on çocuğundan yedincisidir. Milliyetçi ve sıkı kuralları olan bir babaya sahip olan Graves, gençliğinde sık sık okul değiştirir. Burslu okuduğu için okul arkadaşları tarafından hor görülmenin getirdiği yalnızlık, onu önce boksa sonra ise şiire yöneltir.

Oxford’a burslu girmeye hak kazandığı bir dönemde patlak veren Birinci Dünya Savaşı’na ailesinden ve çevresinden uzaklaşıp kendini bulmak amacıyla katılır. Ancak cephede bulduğu kendisi değil savaşın kasvetli havası olmuştur.

Birinci Dünya Savaşı tecrübeleri, şiirleri için büyük “ilham” kaynağı olur. Savaş sırasında tanıştığı şair arkadaşı Siegfried Sassoon, şiir yazması için onu her zaman desteklemiştir ve aralarındaki arkadaşlıkları savaştan sonra da sürmüştür. 1916 yılında Almanlara karşı savaşırken ciğerine isabet eden şarapnel parçasıyla ağır yaralanır. Kaldığı hastanede ilk şiir kitabını yayımlar.

Aldığı yaralar onu “savaşamaz” duruma sokunca İngiltere’ye geri dönen Graves, cephedeyken yazdığı şiirlerini yayımlamaya devam eder.

Siegfried Sassoon (1886-1967)

Milliyetçi duygularla savaşa katılan Britanyalı Sassoon, abisini Gelibolu’da kaybeder. En yakın arkadaşı kollarında yaşamını yitirdikten sonra savaşı sorgulamaya başlar. Savaştan önce Romantizm akımından etkilenerek yazdığı şiirleri, savaşla birlikte gördüğü korkunç manzaraları anlatan ve savaşı eleştiren temalara sahip olmaya başlar.

Şair Robert Graves ile olan dostlukları cephede başlar, cephe dönemlerinde birbirlerinin eserlerini sürekli yorumlarlar.

Savaş sırasında aldığı bir yara sebebiyle iyileşme sürecini İngiltere’de geçiren Sassoon, 1917 yılında savaşa dönmeyi reddeder. Aralarında filozof Bertrand Russell’ın da bulunduğu pek çok savaş karşıtının desteğini alarak savaşa dönmeyeceğini deklare eder. Deklarasyon mektubu Avam Kamarası’nda okunur ve gazetelerde yayımlanır. Mektubunda “savaşın, savaşı bitirebilme gücü olanlar tarafından kasıtlı bir şekilde sürdürüldüğünü ve artık bunun bir özgürlük savaşından çok, bir düşmanlık ve fetih savaşı olduğunu” belirtir.

Bunun üzerine Sassoon, askeri mahkemede yargılanma riskiyle karşı karşıya kalır. Graves, tanıdığı bütün rütbelilere, Sassoon’un savaş sonrasında travma geçirdiği yalanını söyler ve kendisinin de bir dönem yattığı hastaneye yatırılmasını sağlar. Sassoon orada Wilfred Owen ile tanışır.

Wilfred Owen(1893-1918)

1915 yılında orduya katılan Owen, neredeyse bütün şiirlerini savaş sırasında yazmış bir şairdir. Tıpkı Sassoon ve Graves gibi o da karşılaştığı savaş manzaralarını şiirlerine yansıtır. “Dulce et Ducerum est” (Tatlı ve Şereflidir Ölmek Vatan İçin). şiirini aynı dönemin savaş destekçisi militarist şair Jessie Pope’a ithafen yazar.

Aldığı bir yara sonucu hastaneye gönderilen Owen orada Sassoon ile arkadaş olur. Savaşla ilgili ikisi de aynı şekilde düşünmüşlerdir: Savaşın sonlanmasının gerekliliğini. Hastaneden çıktıktan sonra farklı cephelere zorla gönderilirler.

Wilfred Owen 4 Kasım 1918’de, savaşın bitmesinden 1 hafta önce, Fransa’da yaşamını yitirir. Annesi, bu haberi savaşın bittiği gün yani 11 Kasım’da alır. Siegfried Sassoon ise Temmuz 1918’de bir İngiliz askeri tarafından “yanlışlıkla” vurulup yaralandıktan sonra İngiltere’ye geri döner ve savaştan sonra şair arkadaşı Wilfred Owen’ın eserlerini yayımlar.

Kendilerine empoze edilen milliyetçi duygular sebebiyle savaşa katılıp yolları kesişen bu şairler, bir şeyler bulma umuduyla çıktıkları yolculuklarında, savaşın her şeyi ellerinden alabileceği yönündeki gerçeklikle karşılaşmışlardı. “Bir şekilde” birbirlerini bulan bu üç adam, zamanla İngiliz Edebiyatı’nın en tanınmış savaş karşıtı şairleri arasında yerlerini buldu.

Savaşta farklı yollardan geçmiş pek çok şair vardı elbette. Savaşın çığırtkanlığını yapanları bir köşede unutulmaya bırakalım; bize tarihi, savaşın gerçekliğini gösteren bu şairlerin satırları anlatsın.

*Tatlı ve Şerefli midir Ölmek Vatan İçin?

 

Emircan Kunuk

[email protected]

 

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 45. sayısında yayınlanmıştır.