Kursu, Yurdu, Vakfıyla Müridi, Hocası, Şeyhiyle Dinsel Şiddet – Hüseyin Civan

Kuran kurslarında, tarikat yurtlarında, medreselerde, cemaat evlerinde, vakıf yatakhanelerinde ardı arkası kesilmeyen cinsel şiddet vakalarıyla, yaşanılan coğrafyanın farklı yerlerinden gelen haberlerle sarsılıyoruz. İçinde yaşanılan dünyanın gerçekliğini anlama ve sorgulama çağındaki çocuklar ve gençler, yaşamlarının kalanında telafisi zor fiziksel ve psikolojik travmalara maruz kalıyorlar.

Mevcut duruma ilişkin eleştirel değerlendirmeler iki farklı koldan yükseliyor. İlki eğitimsiz toplum, cehalet, geri kafalılık üstünden seküler otoriter uygulamalarla sorunu aşma önerilerinde bulunuyor. Bunu yaparken doğal olarak cumhuriyetçi devlet geleneğinin “tekke ve zaviyeler” politikasının devamcısı stratejiler öneriyorlar. Modern devletin “ortaya çıkan suçun ortaya çıkmasını engelleyici olmayan ama ortaya çıkan suçu cezalandırmaya odaklanan” yüzyıllık çözüm önerileri yineleniyor.

Diğer değerlendirme, gerçek dinin ne olup olmadığı üzerinden yapılıyor. Çocuklara ve gençlere yönelik cinsel şiddetin dinde yerinin olmadığını, bunu yapanların dinle alakasının olmadığı dillendirilerek, bir anda bir hokkabazlıkla işin faili konumunda bulunanlar ortadan yok ediliyor. Böylelikle açığa çıkan durumların gündemde kalmasının önüne geçilmiş olurken, sorunun altyapısının üstü örtülmüş oluyor. Sistem hatalara rağmen sürdürülebiliyor.

Aslına bakılacak olursa ilk değerlendirmenin sonunda varılan yer çok da uzak bir yer değil. Seküler değerlendirmeler de gerçek dinin bu olmadığı, dinin daha modern bir versiyonunun devlet kontrolüyle işleyebileceğini düşünüyor.

Oysa durumun nedenlerini belki çok başka yerde aramak gerekiyor. Bugün haber kanallarını, gazete sayfalarını dolduran ve her yeni olayda bir önceki olayı unuttuğumuz bu toplumsal sorun, sadece yaşadığımız toprakların sorunu değil. Olayı böyle geniş bir ölçekte ele almak, bu topraklarda da yaşanılan benzer olayların neden ve çözümünü düşünmek adına daha radikal olanaklara yüzümüzü dönmemizi, düşünmemizi sağlayabilir.

Toplumsal Bir Gerçeklik Olarak Tarikatlar

Bu coğrafyada, 30 tarikat ve bunlara bağlı 400 küçük tarikat olduğu tahmin ediliyor. 3 milyon üzerinde insanın tarikatlarla ilişkisi var. Bu sayının çok daha fazla olduğunu dillendirenler yok değil. Sadece İstanbul’da 500’e yakın tekkenin olduğu ve işlediği biliniyor. İstanbul dışında; Siirt, Amed, Mardin, Van, Adıyaman, Batman, Hakkari, Şırnak, Ağrı, Muş, Bitlis, Antep ve Urfa’da bine yakın medrese olduğu varsayılıyor.

Bunların dışında kaç evin medrese olarak kullanıldığı, kaç apartman dairesinde küçük tarikatların eğitim verdiği bilinmiyor. Bunlarla beraber düşünülünce, bu olgunun hiç de önemsenmeyecek bir olgu olmadığı göze çarpıyor.

1983’le beraber başlayan “demokratikleşme” sürecinde, siyasal partilerin “oy stratejileri”nin bir mecrası olarak gördükleri tarikatlar bir meşruiyet sağlayarak siyasal ve toplumsal yaşamın kaçınılmaz bir parçasına dönüşüyor. 90’lara yaklaşırken sadece din eğitimi verilen bir mecra olmaktan çıkan tarikatlar, ekonomilerini büyütme, bürokraside örgütlenme ve devlet kadrolarını alma gibi hamlelere girişiyor. Bu ekonomik ve siyasal hamleler, 2000’lerle beraber kurulan şirketler, holdingler ve okullarla daha büyük bir boyut kazanıyor.

Şimdilerde, eğitim ve sağlık sektöründe sektörün en önemli figürleri olan iştiraklerin tarikatlarla ilişkisi gizlenmiyor. Bu alanlarda, bakanlıktan memurluğa devlet kademelerindeki örgütlenmeler biliniyor, yazılıyor ve konuşuluyor. Dünyanın farklı yerlerinde hareket eden yardım dernekleri ve kuruluşlar, tarikatların varlıklarına bir yandan küresel bir boyut kazandırıyor bir yandan toplumsal meşruluğu pekiştiriyor. Medya-yayın sektöründeki örgütlenmelerle toplumun farklı kesimlerine nüfuz edilebiliyor.

Cumhuriyetçi devlet geleneğinde yasaklanmış tarikat ve cemaatlerin kavuştuğu bu meşruiyeti akılda tutmak önemli. 3. sayfa haberlerine konu olan çocuklara yönelik cinsel şiddet ve bu “meşruiyet” arasında doğrudan bir bağ var.

Mürid-Mürşid İlişkisi: Rabıta

Her ne kadar, İslam’da tanrı ve insan arasında bir aracının varlığının kabulu bir tartışma olsa da tarikatların toplumsal gerçekliği, din içerisindeki farklı yorumlar ve dinin hiyerarşik yapısı “yol gösterici”nin varlığının meşrulaşmasına yol açmış.

Bu meşruluk, ortaya çıkan hiyerarşinin ve otoritenin, dinsel bağlamı yüzünden sorgulanamaz bir boyuta ulaştırmıştır.

ŞEYHİN HUZURUNDA GEREKEN EDEPLER

Ruhaniyet için perde, uzaklık, yakınlık, madde ve müddet yoktur.Bundan dolayı mürşidin ruhaniyetinin hazır olması müridin kalbinin hazır olmasıyla beraberdir. Mürşid, maksud (istenilen Allah’a kavuşmay)a vesile olduğu için, mürid mürşidini unutmamaya gayret etmelidir.

Öncelikle genel anlamda uyulması gereken üç edep vardır:

Birincisi:Abdestli olmak

İkincisi: Bütün günahlardan, kusurlardan ve gafletten(nefsin arzusuna uymaktan) on yahut onbeş kere istiğfar etmek.

Üçüncüsü: Fatiha ve ihlas-ı şerif okuyup,mürşidin ruhaniyetine hediye etmektir.Sayılan bu üç şey (mürşidin huzuruna) yürümeye başlamadan öncedir.

(Bu vazifeleri,mürşidini ziyaret etmek üzere henüz yola çıkmadan önce yapmalı,) yürüme esnasında ise,feyiz almak için kalbini mürşidin kalbine tamamen (birliktelik sağlayarak) bağlamalıdır.Lakin kibirlenmekten, kendisini beğenip üstün görmekten uzak tutup, bu rabtı (ilgiyi) ihlas ve muhabbet şekli üzere son dece yalvarma ve inkisar (kırgı ve üzgün olma hali) ile olmalıdır.

Rabıtaya devam, kalpte zikri meydana getirir, zikir ise huzur temin eder.Onun için sadık müritlerin en mühim vazifesi huzur halini buluncaya kadar sıdk-ı sadakatle rabıtaya devam etmektir.

Bahsi geçen alıntı, internet üzerinden basit bir aramada çıkan herhangi dinsel içeriğe sahip tarikat ve cemaat sitelerinden yapılmıştır. İnanç, insan ve tanrı ilişkisinin dışında; iki insan arasındaki ilişkinin nasıl olması gerektiği tanımlanmıştır. Bu ilişkide gözlerden kaçmaması gereken, mürşid diye bahsedilen “şeyh”in kutsal varlığıdır. Alıntıda dinsel hiyerarşik zincirde konum elde eden şahsa gösterilmesi gereken dinsel saygı biçimlerinden ayrıntılı bir şekilde bahsedilmektedir. “İlgi, sevgi, yalvarma ve mahcubiyet” bu şahısla kurulan ilişkide istenilenlerdir.

* Mürid, mürşidin yüzüne bakmayarak, (mürşidin karşısında) boynunu eğip şöyle durmalı ki: Sanki kendisi, sahibi olan efendisinden kaçmış ve daha sonra yakalanıp geri getirilmiş bir köle gibi tevazu ile durmalıdır.Boynu bükük ve kusurunu itiraf eden bir kişi gibi olmalı ve daima huşu, huzur, saygılı ve hürmetkar olmaya dikkat etmelidir.

* Mürşidi emretmediği müddetçe oturmamalıdır.

* Dini bir ihtiyaç yahut tasavvufta bir müşkülü (problemi) yahut da mürşide ait bir iş olmadıkça kendiliğinden yani konuşması emredilmeden konuşmaya başlamamalıdır.

* Mürşidin huzurunda bulunanlar ile konuşmamalıdır.Mürid olan kimse her ne kadar yaşlı bile olsa bundan kaçınmalıdır.

* Aşık olan kimse, aşık olduğu kimseden başkasına ihtiyaç duymadan nasıl duruyorsa, öyle durup, mecliste olanlarla asla ilgilenmemeli yani yüz çevirip bakmamalıdır.Çünkü müridin mürşide olan aşkı gerçekte Mevla Teala’ya olduğundan, mürşide tazim ve aşık olmak, gerçekte Mevla’ya dır.

* Ve yine suskun ve gözleri kapalı olarak durup şeyhinden fayiz almak için (kalpten) yalvarma ile beraber şeyhin kalbine yönelici olmalıdır.

* Mürid, mürşidiyle beraber yemek yemesin, elbisesini giymesin, ona ait olan kaseden su içmesin, bineğine binmesin, mürşidin mekanına oturmasın.Eğer bunlardan birini yapmasını mürşidi emrettiyse yapsın.

* Mürid, mürşidin kovmasını ve azarlamasını çirkin görmeyip bilakis bir lutuf olarak görmelidir.

İntisab, irşad, muhabbet, samimiyet, sohbet, hizmet, rabıta, halvet… Şeyh ve müridinin ilişkisini anlamlandırmak için kullanılan birçok kavram var. Bu kavramların ortak noktası, şeyhin iktidarlı pozisyonunu pekiştirmek ve bu pozisyonun devamlı varlığını sağlamak için kavramı her yere çekilebilir kılan muğlaklık…

Rabıta, sohbet, samimiyet vb. adı altında cinsel şiddetten ekonomik sömürüye dek birçok şey meşrulaştırılmaktadır. Cemaat içinde dinsel mertebesinin yükseleceği ve cennete kavuşacaklarına razı edilerek ya da tanrının gazabına uğrayacağı tehdidiyle ikna edilerek cinsel şiddete maruz kalınmaktadır.

Bu duruma maruz kalanların yaşı küçüldükçe, şiddetin boyutu artmaktadır. Tarikatların fiiliyatta işlettiği “gizli” kuralları içinde, çocuğa yönelik cinsel şiddet olağanlaştırılmaktadır. Özellikle utanç ve suçluluk hissi, çocuk ve genç bireylerin sessiz kalmasına ve durumu kabullenmesine yol açmaktadır. Din kurumları ve din adamlarına gösterilen saygı, olası bir durumda bu dinsel otoriteye ters düşmemek gibi baskı unsurları, bu çocuk ve genç bireylerin aile tarafından da yalnızlaşmasına yol açmaktadır.

Meseleyi Radikal Bir Zeminde Tartışmak: Din Olgusu

Ortaya çıkan olumsuz tüm örneklerde sorun, ya cinsel şiddeti açığa çıkaran bireylere ya da bu yanlış bireylerin kurduğu anlayış ve topluluklara yüklenmektedir. Bu birey ya da toplulukların olmadığı bir ortamda sorunun ortaya çıkmayacağı düşünülmekte, yazının başında da belirttildiği üzere “gerçek din” bu değildir denilmektedir.

Oysa çocuklara yönelik cinsel şiddet olgusu, yalnız bu topraklara özgü bir sorun değildir. Sadece Katolik kilisesinin çocuğa yönelik cinsel şiddet vakalarının boyutunun ne olduğuna popüler bilgi kaynaklarından ulaşılabilir. Kaynakların ne kadar kapsamlı olduğu görülebilir. Çocuklara yönelik cinsel şiddetin boyutunu, “dinsel istismar” başlığı açacak kadar vahim olduğu görülebilir.

Bu örnekler, dünyanın farklı yerlerinde, farklı dinlerde benzer şekilde karşımıza çıkmaktadır. Böyle bir veriyle karşı karşıya gelmek ne anlama gelir? Bu durumu anlamlandırmak önemlidir.

Cinsel şiddet vakaları konuşulurken, dinsel otoriteye sahip insanların pozisyonu gündem edilmemekte, önceden kabul edilmiş bir gerçeklik olarak görülmektedir. Ancak bu “suistimal” potansiyeline sahip pozisyonu, sorunun ana kaynağı olarak koymaya ihtiyaç var.

Dinsel Düşünme Biçimi

İnsanın kendini anlama, içinde bulunduğu doğayı anlama, diğer insanlarla beraber oluşturduğu toplumu anlama açısından din, insanlık tarihinde bir durak olarak görülebilir.

Peki bu anlamalar nasıldır? İnsan ve tanrı arasındaki ilişkiden yola çıkar. Merkeze tanrıyı, onun etrafına insanı “kul” olarak koyan bir düşünme biçimidir. Yani insan bir dolayımdır. “Hep var olmuş ve olacak karşısında”, “her şeye gücü yeten karşısında”, “hatasız olan karşısında” bir dolayım…

Varlığı başka bir şeyin varlığı ile anlamlı olan; o olmazsa olmayan, kendi başına var olamayan bir insan vardır dinde. Dolayısıyla bu düşünce içinde insan geçici, güçsüz/aciz, hataya açıktır. Kendi varlığını, diğer bir varlığa bağlı kılan aciz bir varlık olarak insan…

Bu iki varlık arasındaki ilişki nasıl okunabilir? Cevabı açık: Bir iktidar ilişkisi olarak.

Bu iktidar ilişkisi konuşulmadan, tartışılmadan dinsel pozisyona sahip bireyler ve bu bireylerin diğerleriyle kurduğu ilişki görmezden gelinir. İktidar hiyerarşisinde kendi paylarını alanlar, diğer bireylerin tanrıyla kurduğu ilişki neyse ona benzer bir “kulluk” beklerler. Zira yukarıda alıntılanan “şeyhe karşı nasıl davranmak gerekir” başlığı buradan okunabilir.

Varlığı kendinden olan, sorgusuz ve sualsiz kılınan iktidara benzer olarak, dinsel hiyerarşide konumu bulunan şeyh, hoca, mürşid vs. de sorgusuz ve sualsiz kılınır. Onun etrafındaki herkes onun kulu pozisyonunda, ona tabi kılınır. Tanrı karşısındaki içselleştirilmiş acziyet nasılsa, bu dinsel pozisyondaki şahıslar karşısındaki acziyet de aynı olmalıdır. Onların bu konumu, onlardan gelen her ne olursa olsun kabulü ve sessizliği içerir.

Açıkça belirtelim: Gerçek neden, din olgusunun kendisinde, kurumsallaşmış inanç biçimlerinde aranmadan; bu ilişkinin, bir iktidar ilişkisi olduğu açık bir şekilde ortaya konmadan tespit yapılamaz, çocuklara yönelik cinsel şiddet vakalarının nedenleri de anlaşılamaz.

İhtiyaç Olan Nedir?

Dini böyle bir iktidar ilişkisi olarak kavradıktan sonra; dinle aynı gibi görünen etik, ahlak gibi kavramları dinden ayrıştırmamız gerekiyor. Ahlakın temellerini daha geniş bir düşünsel zeminde yeniden oluşturmaya ihtiyacımız var. Ahlaki duyguların, metafizik değil rasyonel kökeni ve kaynaklarının olduğunu konuşmaya ihtiyaç var. Gerçekçi ve yeni etik bir sisteme ihtiyaç var.

Ahlakın dinden özgürleştirilmiş temellerini ortaya koymaya; ahlakın din ve metafizik ile bağlantısını reddederek, etiği doğalcı temeller üzerine kurmaya ihtiyaç var. İnsanın yalnızca gerçekliğin dünyasında kalarak hakikaten ahlaklı bir yaşam için kuvvet bulabilmesine ihtiyaç vardır.

Adaletin olmadığı yerde, ahlakın olmadığını bir ilke olarak içselleştirmeye ihtiyaç var.

Bir de Mihail Bakunin’in şu söylediğine kulak vermeye;

“Tanrı fikri, insan mantığı ve adaletten feragat etme demektir; insan özgürlüğünün en kesin yadsımasıdır ve kaçınılmaz olarak insanlığın hem kurumsal olarak hem de uygulamada köleleştirilmesine neden olur.”

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 51.sayısında yayınlanmıştır.