huseyin civan – Meydan Gazetesi https://meydan1.org Anarşist Gazete Wed, 19 Jun 2013 13:07:34 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.3.13 Suriye Senaryoları ve Savaşın Etiği – Hüseyin Civan https://meydan1.org/2013/06/19/suriye-senaryolari-ve-savasin-etigi-huseyin-civan/ https://meydan1.org/2013/06/19/suriye-senaryolari-ve-savasin-etigi-huseyin-civan/#respond Wed, 19 Jun 2013 13:07:34 +0000 https://test.meydan.org/2013/06/19/suriye-senaryolari-ve-savasin-etigi-huseyin-civan/ Savaş! Ne anlama geldiğini kavrayabiliyor musunuz? Dilimizde daha kötü başka bir kelime biliyor musunuz? Katliam ve kırım, cinayet, çapulculuk ve yıkım fotoğraflarını getirmiyor mu aklınıza? Topların gümbürtüsünü, ölenlerin ve yaralananların haykırışlarını duymuyor musunuz? Cesetlerle dolu savaş meydanını göremiyor musunuz? Canlı insanlar parça parça, kanları ve beyinleri etrafa yayılmış, hayat dolu insanlar birdenbire birer leşe dönüşmüş. […]

The post Suriye Senaryoları ve Savaşın Etiği – Hüseyin Civan appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
Savaş! Ne anlama geldiğini kavrayabiliyor musunuz? Dilimizde daha kötü başka bir kelime biliyor musunuz? Katliam ve kırım, cinayet, çapulculuk ve yıkım fotoğraflarını getirmiyor mu aklınıza? Topların gümbürtüsünü, ölenlerin ve yaralananların haykırışlarını duymuyor musunuz? Cesetlerle dolu savaş meydanını göremiyor musunuz? Canlı insanlar parça parça, kanları ve beyinleri etrafa yayılmış, hayat dolu insanlar birdenbire birer leşe dönüşmüş. Ve orada, memlekette, sevdiklerinin başına bir talihsizlik gelmesinin diye her saati korku içinde yaşayan binlerce baba ile annenin eşi ve sevgilisi, bir daha asla dönmeyecek olanların dönüşlerini bekleyip durur.
Savaşın ne anlama geldiğini biliyorsunuz. Siz kendiniz bilhassa cephede hiç bulunmamış olsanız da, geride bıraktığı milyonlarca ölü ve sakatıyla, kurban ettiği sayısız insanıyla, parçalanmış yaşamlarıyla, tarifsiz keder ve acıyla yıkılmış evleriyle, savaştan daha büyük bir bela olmadığını bilirsiniz.
“Dehşetlidir”, kabul edersiniz, “ancak yapılacak bir şey yok”. Kaçınılmaz olduğu zaman savaş yapılması gerektiğini, tehlikedeyken ülkenizi savunmadığınız gerektiğini düşünürsünüz.

Koca bir Dünya Savaşı’nın 1929’da yazılmış bu satırlara etkisi açık. Alexander Berkman’ın kitabında savaşın bu kadar ayrıntılı, tüm hoşa gitmez gerçekliğiyle betimlenmesinin bir benzerliği var tüm savaşlarla. Hoşa gitmez ama gerçek olması…

Berkman’ın satırlarını okuma lüzumu yok hoşa gitmeyen gerçekliği görmek için. Yanı başımızda devam eden savaşı, ayrıntılarıyla izlemek mümkün şimdi. Özellikle Youtube gibi video paylaşım siteleri, tarafların propaganda alanı haline dönüşmüş durumda. İki tarafın esirlere yaptıklarını, meydan infazlarını iki tarafın yorumu ile bulabilirsiniz. Aynı videoyu bir tarafın “biz güçlüyüz” başlığı altında izlediğiniz gibi, “onlar bu kadar cani” başlığıyla da izleyebilirsiniz.

Videoların hepsi birbirinden “vahşi” içeriklere sahip olsa da, Mayıs ayının ortalarında yüklenen bir video dünya basınında olabildiğince ses getirdi. ÖSO’ya bağlı El-Faruk Cephesi komutanlarından birinin Esad’ın öldürülmüş bir askerine yaptıkları “sınırları hayli zorlayıcı” türdendi. Komutan, askerin kalbini söküp yerken Esad’a ve onun askerlerine “hepinize böyle yapacağız” mesajı veriyordu.

Özellikle ABD’deki televizyon kanalları, bu görüntü üzerinden Suriye’ye ilişkin “vahşiler”, “barbarlar” gibi yorumlarla dolu programlar gerçekleştirdi. Yarım dakikalık video, tekrar tekrar yayınlandı. Halkın psikolojik sağlığına ilişkin duyarlılıklar yayınlar boyunca askıya alındı.

Youtube görüntülenme çokluğuyla ilişkili kapitalist kaygılarından mı ya da başka bir nedenden dolayı mı bilinmez, Suriye’deki savaşı tüm “hoşa gitmez gerçekliğiyle” yayınlamaya devam ediyor. Barbarların, vahşilerin savaşlarını Batılı izleyiciye sunma hizmetini eksiksiz yerine getiriyor.

Mevzu bahis kaygı, tabi ki medya iletişim organlarının, Suriye’deki savaşla ilgili görüntülere sansür uygulamasına ilişkin değildir. Hangi görüntünün, kaç dakika görüntülenmesi gerektiğini bile hesap eden medya tekellerinin sansüre başvurmamaları hayli dikkat çekici. Reyhanlı patlamaları sonrası, olaya ilişkin yayın yasağının katılığıyla kıyaslandığında, durumun altında başka nedenler aramamak kaçınılmaz (Keza TC, Youtube’da bölgesel sansür uygulamış, göstermek istemediği videoları yayınlatmamıştı).

Savaş Karmaşası

Savaşa ilişkin sosyal medya ve televizyondaki görüntüler hızla artarken, Suriye’de durum alabildiğine karmaşıklaşıyor. Mezhep savaşları, sınır devletlerle savaş, katliam… Savaşın sınır bölgelerden taşmaya başlaması, küresel askeri güçlere her geçen gün daha meşru zemin sağlıyor. Golan Tepeleri, İsrail bombardımanından sonra, Türkiye sınırındaki Reyhanlı bombalardan sonra devletlerin karşı karşıya gelebileceği yerler olarak kendini göstermeye başlıyor. Bu bölgelerden bir tanesi de Suriye’nin batı sınırında bulunan El Kuseyr.

Lübnan’ın Hemel, Suriye’nin El Kuseyr şehirleriyle sınırlı alan dahilinde Şii halkı koruyacağını açıkladığından bu yana Hizbullah, Esad rejimine doğrudan destek veriyor. Önceleri, Lübnan sınırı dahilinde bir güvenlik bölgesi oluşturacağını açıklayan Hizbullah, Esad rejimine doğrudan destek vermekten imtina etmişti. ÖSO’nun özellikle Humus’u kontrolü, Hizbullah’ın bu hareketinin arkasındaki nedenlerden görünüyor. El-Kaide’yle doğrudan bağlantısı bilinen El-Nusra Cephesi de, El-Kuseyr’de Hizbullah’a karşı savaşıyor.

El Kuseyr’i bu kadar önemli kılan, muhaliflerin Batı Suriye’de kontrolü ellerinde tuttukları tek yerin Humus olmasıyla ilgili. Muhalifler burayı yitirdikleri takdirde (ki birçok uluslararası medya kuruluşu son bilgilerin bu yönde olduğunu doğruluyor), batıda Esad kontrolünde Şii yoğunluklu bir bölge, doğuda da Batılı ülkelerin desteğini alan Sünni yoğunluklu muhaliflerin kontrolünde bir bölge oluşacak gibi görünüyor.

Bu tablo oluşuyorken konuşulan en büyük meselelerden biri kimyasal silahtı. İsrail’in Suriye’yi vurmasının ardından, Tayyip Erdoğan’ın sürekli vurguladığı, Esad rejiminin vatandaşlarına kimyasal silahlarla saldırıyor oluşu ABD’nin de gündemindeydi. ABD hükümeti üzerinde bu durumun etkisinin ne olduğunu, Erdoğan-Obama görüşmesinde ABD’nin Suriye konusuna ilişkin (Türkiye’nin El-Nusra Cephesi’yle ilişkisinden doğan) çok da sıcak olmayan tavrı üzerinden belirginleştirmeye çalışmak çok da doğru olmasa gerek. Zira ABD medyası, Suriye’de olanları kimyasal silah meselesine bağlamaya oldukça istekli görünüyor.

Olası Senaryolar

Uluslararası medyada birçok farklı olasılık konuşulurken, birçok devlet ve uluslararası kuruluş daha önce deneyimlediği olumsuz senaryoları, Suriye coğrafyasında yaşamak istemiyor. Irak ve Afganistan deneyimleri batılı devletler ve uluslararası organizasyonlar açısından gayet olumsuz nitelikteydi. Suriye’de şu an var olan karmaşa “bekleme”, “izleme” gibi terimlerle siyasi açıdan anlamlandırılmaya çalışıyor olsa da, bölge üzerinde farklı siyasi, ekonomik, sosyal denklemleri bulunan bir yanda ABD diğer yanda Rusya gibi devletler “sorun” diye ifade ettikleri duruma ilişkin çözüm yolları arıyorlar.

En çok dillendirilen çözüm önerilerinden biri, muhaliflerin desteklenmesiydi. ABD Dışişleri Bakanı John Kerry, bunu açıkça ifade etmekte sıkıntı hissetmedi zaten. Bu desteğin yoğun bir silah desteği olacağı açıkça vurgulandı. Ancak AB ve ABD böyle bir eylemde bulunursa, Suudi Arabistan ve Katar’daki duruma düşebilir. Muhaliflerin %25’nin El-Kaide destekli gruplar olduğu biliniyor. İşte böyle bir durumda, verilecek silah desteğinin Selefi grupların güçlenmesi ve Esad sonrası Suriye’deki konumlarının istenmeyen bir düzeye ulaşması açısından batılı devletler ve uluslararası örgütler tarafından kaygıyla karşılanıyor.

NATO’nun doğrudan bir kara muharebesi için kuvvetlerini Suriye’ye göndermesi konuşulan senaryolardan diğeri. Ancak bu durumda ABD, en az 70 bin askerini NATO’nun içinde konumlandırmak durumunda kalacak ki bu Irak’ı yaşamış ABD ordusu için hiç de arzu edilecek bir senaryo değil. Öyle ki, Esad rejimini destekleyenler arasında İran ve Lübnan Hizbullah’ı bulunurken.

Çok dillendirilmeyen bir başka seçenek Mali’de yaşananlarla benzerlik gösteriyor. NATO, Rusya’yla beraber işbirliğine gidip Esad’ı destekleyebilir. Bu durumda muhalifler, Esad’la diyalog yoluna gidebilir. Esad’a destek veren güçler de, bunun karşılığında rejim değişikliğine gidilmesine destek verebilir. Bu durumun ABD ve AB açısından kazanımı, Esad’ın “kitle imha” silahlarının ve siyasi iktidarın radikallerin (özellikle Selefilerin) ellerine geçmeyecek olması. Ancak bu seçenekte en çok tartışılan Esad’ın “halkını katleden” bir lider olması ve böyle bir lideri bu şekilde onaylamanın doğru olmayacağı.

Erdoğan-Obama görüşmelerinde Erdoğan’ın savunduğu seçenek, NATO’nun Suriye’yi “uçuşa yasak” bölge ilan etmesi ve dolayısıyla uçakla bombardımanın önüne geçilmesiydi. Böylelikle, Esad’ın ordusu, muhalifleri bombalayamayacak, bu da muhaliflere kazanacakları bir ortam sağlayacaktı. Gözden kaçan nokta, bu durumda Şam’a ulaşacak ilk grubun Selefiler olacağı ve onların da iktidarı diğer gruplarla paylaşmayacağıydı.

Bunun dışında konuşulan seçeneklerden biri de bu “uçuş yasağı”nın bir bombardımanla desteklenmesi. Yani Esad ordusunun stratejik olarak kullandığı bölgelerin, hükümet binalarının bombalanmasıyla Esad’ı zorla masaya oturtma.

Senaryoların Etiği
Suriye’de yaşananlar sadece yakın coğrafyadaki devletleri değil, dünya üzerindeki tüm iktidar odaklarını etkiliyor. Siyasi ve ekonomik çıkarlar küreselleştikçe “oyunu kuranlar”ın hamleleri zorlaşıyor. Herkes en fazla kazanma ihtimali ile “oyun”a dahil olurken, kendilerinden olabildiğince az vermenin peşinde oluyorlar. Bütün bunlar yaşanırken 1,5 milyon ezilen, komşu coğrafyalara göç etmek zorunda bırakılıyor, 3 milyonu iç göçe maruz kalıyor, şehirler ve köyler yaşanmaz hale geliyor.

Hazırlanan senaryolar, tüm gerçekliği dikkate almadan efendilerin çıkarına nasıl gelecekse öyle hazırlanır. Çocuklar bombalardan ölürken, kadına tecavüz savaş yöntemi sayılırken, insan öldürdüğü diğer insanı yiyecek kadar küçülmüşken, böyle bir ortamda hangi senaryoyu konuşmak etik kalır? Şu ana kadar Suriye’de ölen insan sayısı 80 bin. Daha nice 80 binleri konuşulmaz hale getirecek efendilerin savaşları.

Savaşı tüm vahşiliğiyle izlettiren, izlettirip vahşileştirenler, yarattıkları karmaşa ortamına müdahale etmek için meşru zemin yaratmaya çalışıyor. Yamyamlık görüntüleriyle “oyunun sonraki” senaryolarında, barbarlardan kurtarma operasyonuna girişecekler, demokrasiyi getirme rolüne soyunacaklar.

İşte kapitalizm tam da budur. Yok ettiğiniz ve yok edildiğiniz bir yamyamlık sistemi diyor Berkman ve ekliyor: İşte bu hem savaşta hem de barıştaki gerçek kapitalizmdir, gerçek niteliği savaşta maskesizdir ve daha belirgindir. Kapitalizm, maskesini sıyırmış ve belirginleşmişken hangi senaryo, hangi müdahale, hangi savaş etiktir Suriye’de?

Hüseyin Civan
[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 10. sayısında yayımlanmıştır.

The post Suriye Senaryoları ve Savaşın Etiği – Hüseyin Civan appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2013/06/19/suriye-senaryolari-ve-savasin-etigi-huseyin-civan/feed/ 0
“Siyaset Sıkışması”- Hüseyin Civan https://meydan1.org/2012/10/18/siyaset-sikismasi-huseyin-civan/ https://meydan1.org/2012/10/18/siyaset-sikismasi-huseyin-civan/#respond Thu, 18 Oct 2012 14:08:01 +0000 https://test.meydan.org/2012/10/18/siyaset-sikismasi-huseyin-civan/ Siyaset denildiğinde akıllara, devletle ilgili kavramlar gelir; hükümetler, bakanlar, meclis, oy atmak, partiler… Çünkü gündemimizi meşgul eden “modern siyaset” 1648’den bu yana devletli biçimiyle kendini var ediyor. Bu, siyasetin kadim kökenini yok saymaya yönelik bir iddia değil tabi. “Yönetme Sanatı”nın insanların gündeminde olması (belirli bir sınıf insanın gündemi demek daha doğru olabilir), milattan öncesinin ilk […]

The post “Siyaset Sıkışması”- Hüseyin Civan appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
Siyaset denildiğinde akıllara, devletle ilgili kavramlar gelir; hükümetler, bakanlar, meclis, oy atmak, partiler… Çünkü gündemimizi meşgul eden “modern siyaset” 1648’den bu yana devletli biçimiyle kendini var ediyor. Bu, siyasetin kadim kökenini yok saymaya yönelik bir iddia değil tabi. “Yönetme Sanatı”nın insanların gündeminde olması (belirli bir sınıf insanın gündemi demek daha doğru olabilir), milattan öncesinin ilk devletsi yapılarına kadar götürülebilir.

Siyasetin üç yüz elli yıllık modern devletli türü, insanların toplumsal yaşamını belirlemede bir zorunluluk. Bu zorunluluk, sadece şimdi bir sıkışmışlık hissi yaratmıyor. Siyaset bu şekilde ifade edildiği ilk günden bu yana, bu sıkışmışlığı yaşıyor toplum. Toplumsala ilişkin olan, oy atmak ve atmamak arasında sıkışıp kalıyor. Çünkü “homo politicus”un tek “iradi” siyasi etkinliği bu.

Siyaset mekanizması bu çoktan seçmeli sistem etrafında şekilleniyor. Tabi ki bu şekillenme ardında siyasi, sosyal ve ekonomik iktidarları gizliyor. Bu sıkışmışlık, meşru siyaset biçimi olarak yüceltilirken, sıkışmışlığın dışı siyaset dışı olarak tahlil ediliyor. Bu en çok devletin çıkarını kollarken, toplumsal muhalefet bu sıkışmışlığın meşruluğuna ya da kolaylığına kanıyor. Toplumsal vasfını unutup, bu tarz bir siyasetin muhalefeti oluyor. Devletin siyaset parkında oyun oynamaya devam ediyor.

İşte bu devletli siyasete karşı, yaşamın siyasallığını savunan, siyasallığını toplumun gerçekliğinden alan bir anarşizm var. Anarşizm, devletli siyasetin bahşettiği alanlar dâhilinde gerçekleştirmez kendini. Anarşizmin siyaset alanı toplumdur. Bireylerin gönüllü toplumsal sorumluluk aldığı bir ortamda kendi siyasi gerçekliğini kurar. Yöntemi budur.

Anarşizm bu yöntemle, yüzyıllardır farklı coğrafyalarda kendi siyasi gerçekliğini yaratabilmiştir. Sıkışmış bir devletli siyaset yerine, bireylerin doğrudan müdahil olabildiği ve toplumsal sorunların böyle aşıldığı bir yol örgütlemiştir. Bu tarz bir siyasetin örgütlenişini, devletli siyasetin güncel konularında bulmak tabi ki güçtür. Anarşizmin bu doğrudan etkisi doğal olarak devletli siyasete gündem olmayacak, engellenecektir. Bu toplumsal hareketin siyaset tarzı tabi ki iktidar mekanizmaları tarafından açığa çıkarılmayacak; Uzak Asya’dan Güney Amerika’ya, Orta Avrupa’dan Mezopotamya’ya yaşattığı toplumsal deneyimlerin hepsi yok sayılacaktır.

Bütün bunlara rağmen anarşizmin siyasete soktuğu ve tartıştırdığı meseleleri, kavramları başka toplumsal hareketler üzerinde bıraktığı etkisi, bu hareketlerin mücadele hattı, yöntemi ve mücadelenin dayanağını oluşturan noktaları bütünüyle değiştirerek kendini göstermektedir.

Bu değişimi görmek için “devlet”in toplumsal muhalefette artık ne kadar olumsuz bir anlam kazandığına bakmak yeterlidir. Sadece ekonomik değil, farklı iktidarları da gündeme getirerek son elli senedir siyaset arenasında birçok toplumsal hareketi sadece düşünsel olarak beslemeyen, aynı zamanda bu hareketlerle kurduğu dirsek temasıyla anarşizm, devletli olmayan siyasetin gündemini belirleyebilmiştir. Bu değişimi görmek için 1968’lerin farklı coğrafyalarda yarattığı etkiye bakmaya gerek yok. Bu değişimi bu coğrafya üzerindeki toplumsal hareketlerde de görmek mümkün.

Tüm bu dolaylı etkilerin yanında, anarşizmin doğrudan toplumsal hareketlerle kendini var ettiği bir süreci yaşamaktayız. Asturya’dan Amed’e, New York’tan Selanik’e, İstanbul’dan Chiapas’a mücadele anarşizmin yerelliklere özgü anlayışını savunan doğasıyla, bu deneyimlerin farklı özgün koşullarda nasıl daha da farklılaştırılabileceğini gözler önüne seriyor.

Tabi ki bunu görmek için devletli siyasetin lugatinden konuşmayı bırakmak ve bu sıkışmışlıktan dışarı çıkmak gerekiyor.

Hüseyin Civan
[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 4. sayısında yayımlanmıştır.

 

The post “Siyaset Sıkışması”- Hüseyin Civan appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2012/10/18/siyaset-sikismasi-huseyin-civan/feed/ 0
“Oy Vermiyorum; Örgütleniyorum” – Hüseyin Civan https://meydan1.org/2012/09/10/oy-vermiyorum-orgutleniyorum-huseyin-civan/ https://meydan1.org/2012/09/10/oy-vermiyorum-orgutleniyorum-huseyin-civan/#respond Mon, 10 Sep 2012 13:51:34 +0000 https://test.meydan.org/2012/09/10/oy-vermiyorum-orgutleniyorum-huseyin-civan/  Yunanistan seçimlerinde, SYRIZA yani Radikal Sol Koalisyon’un yükselttiği oy sayısı sadece SYRIZA’ya parlamentoda daha fazla sandalye olarak geri dönmedi. Partinin oylarını bu kadar yükseltmesi, Yunanistan dışında da ve özellikle sol çevreler tarafından bir başarının öyküsü olarak tartışılmaya devam ediyor. Cunta döneminden bu yana Yeni Demokrasi ve PASOK iktidarları geleneğini yıkmayı başaran SYRIZA, 2000’lerden beri süregelen […]

The post “Oy Vermiyorum; Örgütleniyorum” – Hüseyin Civan appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

 Yunanistan seçimlerinde, SYRIZA yani Radikal Sol Koalisyon’un yükselttiği oy sayısı sadece SYRIZA’ya parlamentoda daha fazla sandalye olarak geri dönmedi. Partinin oylarını bu kadar yükseltmesi, Yunanistan dışında da ve özellikle sol çevreler tarafından bir başarının öyküsü olarak tartışılmaya devam ediyor.

Cunta döneminden bu yana Yeni Demokrasi ve PASOK iktidarları geleneğini yıkmayı başaran SYRIZA, 2000’lerden beri süregelen toplumsal mücadelelerin özellikle geçtiğimiz (ve hala devam etmekte olan) süre zarfında taban örgütlülüğü ile (fabrika, hastane, okul işgalleri ve özyönetimleri, mahalle komiteleri, köy kooperatifleri…) yükselişini solladı.

Sol muhalefetin, SYRIZA’nın parlamento başarısıyla ilintilendirmeye çalıştığı bu mücadelelere yönelik yorumları da Yunanistan seçimleri sayesinde okuyabildik. Bu yorumların büyük bir bölümü, Türkiye muhalif basınında benzer bir şekilde yer etti. SYRIZA’nın bu parlamento başarısı kimi yazılarda olması gereken sosyalist bir ideal olarak bile anıldı.

Yunanistan’da 2000’lerden beri devam etmekte olan toplumsal mücadeleler; IMF, AB ve Merkez Bankası’nın Yunanistan coğrafyasındaki halka farklı biçimlerde hissettirilmekte olan kapitalist politikalara yönelik girişilmiş çabalar değildi sadece. Bu süreçte özellikle devlet ve bağlı bulunan kurumların şiddet dolu ve baskıcı uygulamaları bu coğrafyada yaşayanların öfkelerini yükseltmesinde önayak oldular.

2008 Aralık’ında Anarşistler sokaktayken, bu olağanüstü süreci herhangi sosyal, ekonomik, siyasi nedene bağlamayanlar ve bu devrimci hareketlenmeyi “gençlerin nedensiz şiddetli dışavurumu” diye adlandıranlar, nasıl 2008’den önceki toplumsal mücadele süreçlerini unutan bir tavırla meseleyi ele aldılarsa, şu anda da bütün bu süreçte oluşan deneyimi yok saymakta ısrarcı.

Toplumsal mücadelelerin, parlamenter karşılığını görmeden bu mücadelelerin gerçekliğine inanmayanlar, “meclis fetişizmini” sokağın devrimci pratiklerine tercih etmekteler. Yunanistan’daki halkın küresel kurumların ve yunan devletinin tüm sosyal, ekonomik ve siyasi yaptırımlarına karşı geliştirdikleri deneyimler, bugün politik olan ve yaşamsal olan arasındaki bütünselliğin en güzel örnekleri olarak görünüyor.

SYRIZA, KKE ve ANTARSYA’nın oylarını katarak “seçimin en büyük galibi soldur” değerlendirmesi yapan muhalif çevreler, Alexis Tsipras’ın öncülüğündeki SYRIZA’yı toplumsal kazanımların bir yansıması olarak görmekte ısrarcı.

Bu tarz bir değerlendirme, sadece toplumsal muhalefetin parlamentocu görünümünü yüceltmekle kalmıyor; siyasi iktidar olma amacıyla girişilmemiş tüm mücadeleyi yok sayıyor. Yani parlamento ve siyasi temsil yükseltilirken; halkın mücadelesi görünmez kılınıyor.

Yunanistan’daki toplumsal mücadelelere “organik krizler”, “lider eksiklikleri” gibi teorik safsatalarla yönlendirilme eksikliği vurgusu yapılıyor. Lidere ihtiyaç duymayan, taban örgütlülükleri temelinde toplumsallaşan mücadelelerin tabi ki siyasi bir temsile ihtiyaçları yoktur. Çünkü bu mücadeleler doğrudan siyasi temsiliyetlerini kendi mücadeleleri ile gerçekleştirmektedir.

Seçimlerde oy kullanmayan her 100 kişiden 35’inin politikliğini sorgulamayan indirgemeci yaklaşımlar, son seçimlerde oy oranını yükselten faşist Altın Şafak’a oy verenlerin bile analizini yapmaktan geri kalmamaktadır. “Ekonomik, sosyal ve siyasal işleyişten muzdarip insanların öfkelerini göçmenlere yansıtması” şeklinde yapılan değerlendirmeyle aslında bu insanların da ezilenler arasında olduğu ve politik dışavurumlarını değiştirebileceği öngörülüyor.

Buna karşılık, siyasi iktidarlar arasında bir fark olmadığını gören ve oy kullanmayan %35’in politik gerçekliğini konuşmak belki de yok sayılmak istenen bir siyasi geleneğin yeniden, bu coğrafyada canlanıyor oluşunu dillendirmekten kaçınmaktır.

Genel grevler; fabrika, hastane, okul işgalleri; mahalle komiteleriyle daha da fazla yerelleşen toplumsal mücadelelerin parlamenter yansıması olmadığı sürece başarılı devrim süreçlerine gidemeyeceğine yönelik tespitlerde de bulunan bu kesimler, Yunanistan topraklarındaki (ve aynı zamanda dünyanın birçok yerindeki) özyönetim deneyimleri, doğrudan demokrasi uygulamalarının siyasallığını tartışmak için hemen yakın coğrafyadaki(!) Chiapas’a bakabilirler. Zapatistlerin dediği gibi “Oy vermiyorum; örgütleniyorum!”

 Hüseyin Civan

[email protected]

 

Alexis Tsipras

Birkaç ay öncesine kadar Yunanistan’da Tsipras ismi çok az biliniyordu. Syriza, Troika’nın (AB, IMF, ECB’den oluşan heyet) tasarruf paketlerini reddederek, merkez sol PASOK’u şaşırtıcı bir şekilde geride bıraktığında Tsipras, uluslararası medyada en çok konuşulan politikacı oldu.

Tsipras, 2008’den beri Sinaspismos’un başkanı ve 2009’dan beri SYRIZA’nın meclis grubu başkanı. 2012 Haziran’ından beri ana muhalefet lideri.

Seçim başarısı sonucunda Paris ve Berlin’e Avrupa Solunun en başarılı partisinin lideri olarak ziyaretler gerçekleştirdi. Bu ziyaretler ve Slavoj Zizek ile beraber yaptığı söyleşi onu daha da popüler kıldı.

“Ülkenin toprak bütünlüğü ve ulusal bağımsızlığını savunmak SYRIZA için tartışmaya açık olmayan bir önceliktir.” diyerek seçimler öncesinde Yunanistan Genel Kurmayı ile yaptığı görüşmeyle “enternasyonalist”, ulusal silah sanayisini canlandırmaya yönelik açıklamalarıyla da “antimilitarist” yönünü gözler önüne serdi!

Tsipras’ın seçimler öncesinde bankalara borçlu olanların borçlarını ödememesi gerektiği vurgusu, bu paranın yatırım ve büyümeye gitmesi gerekliliği vurgusuyla tamamlanıyordu aslında. Dünya Bankası Eski Başekonomisti Larry Summers’ın, sermayenin yatırıma ve büyümeye doğru akması gerekliliğine yönelik açıklamalarıyla, Tsipras’ın söylemleri arasında, New York Times’a göre çok fark yok. Tsipras’ın Guardian’a verdiği röportajında Keynes’i ve Obama’nın mali politikalarını olumladığı yönündeki açıklaması önemliydi.

Tsipras, neoliberal gazete Kathimerini’ye verdiği röportajında, “Bize göre Euro’dan çıkmak bir çözüm değil” demişti. Tabi ki bu ifade SYRIZA’nın büyüme ve iş imkânlarına ilişkin seçim dönemi savunduklarıyla tamamen uyumsuz.

Zizek’in Tsipras’ı övmek için söyledikleri Tsipras ve SYRIZA’yı anlamak için önemli “O, radikal solun saçmalığının sesi değil, market ideolojisinin saçmalığına karşı yükseltilen mücadelenin sesi.”

2004 seçimleriyle birlikte kendini ilk kez gösteren SYRIZA (Radikal Sol Koalisyon), toplam 13 grup ve birçok bağımsız siyasetçiden oluşuyor. İçerisinde sosyal demokratlardan, yeşil sol gruplara; maoistlerden, troçkistlere varıncaya geniş bir yelpazesi var. Sokakta partinin troçkist kanadı olan Sinaspismos çok görünmese de, koalisyonun en güçlü partisi Sinaspismos.

SYRIZA önceleri AB ile ters düşmeyen siyasal stratejisini, özellikle son dönemde radikalleştirdi. Seçimin kazanılması durumunda AB, IMF ve Merkez Bankası (ECB) ile olan anlaşmaları feshetme ve bu kurumların dayattığı sosyal kesintileri kaldırma sözü vermişti. Bankaların devlet kontrolüne alınması da SYRIZA’nın radikalleşen vaatleri arasındaydı. Parti bütün bu radikalleşen söylemleriyle Yunanistan solunun temsilcisi olmaya çalışıyor.

2004 seçimlerinde SYRIZA koalisyonunda; Sinaspismos, AKOA (Yeşil politika, Avrupakomünizmi), DEA (Troçkist), KEDA (Komünist), KOE (Maoist), APO (Antikapitalist Politik Grup), DIKKI (Sosyal Demokrat Hareket), Roza (Radikal Sol Grup), KOKKINO (Troçkist) vb. grup ve partilerin yanı sıra bağımsız aktivistler de yeraldı.

Girdikleri ilk seçimde 241.539 oy alan SYRIZA’nın parlamentoya giren 6 üyesi de Sinaspismos’tandı. 2012 seçimlerinde 1.655.086 (%26,89) oy alarak büyük bir çıkış yakaladı. Bu yakaladığı başarıyı SYRIZA nasıl devam ettirecek bilinmez ama koalisyon olmasından kaynaklı bir dizi problem yaşayacağı, seçim öncesindeki radikal vaatleri seçim sonrasında yinelemekte partinin çok sıkıntı yaşayacağı şimdiden Yunanistan’daki muhalif grupların en çok konuştukları arasında.

Bir başka konuşulan da, SYRIZA’nın radikal solun temsilcisi olması üzerinden… Yunanistan’da merkez sol yıllar önce sağa kaydığından dolayı, SYRIZA’nın PASOK’a göre radikal oluşu çok da anormal gibi görünmüyor.

 

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 2. sayısında yayımlanmıştır.

The post “Oy Vermiyorum; Örgütleniyorum” – Hüseyin Civan appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2012/09/10/oy-vermiyorum-orgutleniyorum-huseyin-civan/feed/ 0