IMF – Meydan Gazetesi https://meydan1.org Anarşist Gazete Mon, 14 Sep 2020 06:32:26 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.3.13 12 Eylül Devlettir, 12 Eylül Kapitalizmdir https://meydan1.org/2020/09/12/12-eylul-devlettir-12-eylul-kapitalizmdir/ https://meydan1.org/2020/09/12/12-eylul-devlettir-12-eylul-kapitalizmdir/#respond Sat, 12 Sep 2020 16:41:39 +0000 https://meydan.org/?p=63911 Yaşadığımız coğrafyada toplumun siyasi, ekonomik ve sosyal olarak değişimine neden olan 12 Eylül Darbesi’nin üzerinden 40 yıl geçti. 12 Eylül 1980 Darbesi, 1970’lerin özellikle ikinci yarısından itibaren yükselişe geçen devrimci sokak muhalefetini bastırmak ve ekonomik olarak da devletin kapitalist karakterini küresel anlamda esen neo-liberalizm rüzgarına entegre etmek gibi bir “işlevsellik” taşıyordu. Bu bağlamda 12 Eylül’ü, […]

The post 12 Eylül Devlettir, 12 Eylül Kapitalizmdir appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

Yaşadığımız coğrafyada toplumun siyasi, ekonomik ve sosyal olarak değişimine neden olan 12 Eylül Darbesi’nin üzerinden 40 yıl geçti. 12 Eylül 1980 Darbesi, 1970’lerin özellikle ikinci yarısından itibaren yükselişe geçen devrimci sokak muhalefetini bastırmak ve ekonomik olarak da devletin kapitalist karakterini küresel anlamda esen neo-liberalizm rüzgarına entegre etmek gibi bir “işlevsellik” taşıyordu. Bu bağlamda 12 Eylül’ü, aynı yılın 24 Ocak tarihinde ilan edilen, ekonomik anlamda yapısal dönüşüm sağlayan kararlardan ve o kararın “mimarlarından” Turgut Özal ile onun temsil ettiği, şu anda da iktidarda bulunan, kendilerini de devamcısı addettikleri siyasi gelenekten ayrı düşünemeyiz. Dolayısıyla 12 Eylül, sadece askeri bir kliğin iktidarı ele geçirmesi değil, “sivil siyasette de” uzantıları olan ve toplumu siyasi, sosyal ve ekonomik anlamda “dönüştürmeye” odaklı bir darbedir.

12 Eylül’ün bu askeri ve “sivil” bileşenlerinin dışında, mevcut muhafazakar iktidarın güç tahkimini ve “yol temizliğini” kolaylaştıran, dış politika bağlamında bir başka faktörün de -bir başka söylemle fırsatın- altı çizilmeli. Dönemin Soğuk Savaş koşulları içinde düşünülmesi gereken bu “fırsatın” dinamiklerinden biri, ABD’nin SSCB ve komünizm tehdidine karşı devletlerin muhafazakar yapılarını güçlendirmeyi hedefleyen ve “Yeşil Kuşak Doktrini” olarak adlandırılan projesiydi. 1979’daki SSCB işgali sonrası ABD’nin ilk olarak Afganistan’da hayata geçirdiği bu proje, 12 Eylül Darbecileri için son derece kullanışlı oldu, askeri yönetim dönemi sonrası da istisnasız tüm iktidarlar için geçerliydi.

Bölgesel iktidar değişiklikleri bağlamında ise 12 Eylül’ü “çağıran” bir diğer gelişme 1979’da İran’da ABD’nin Ortadoğu’daki en önemli müttefiki olan Şah Rejimi’nin devrilmesiydi. Afganistan ve İran’dan sonra bölgede bir diğer önemli müttefiki kaybetme kaygısı yerini, 1974’teki Kıbrıs işgali ile başlayan ambargonun sessiz sedasız bitirilmesi ve nihayetinde 12 Eylül’ün ilk saatlerinde darbenin Washington’a “our boys did it- bizim çocuklar başardı” şeklinde müjdelenmesine bıraktı.

12 Eylül 1980’de gerçekleştirilen askeri darbe, 24 Ocak 1980’de ilan edilen yol haritasını eksiksiz bir biçimde uygulamak gibi bir hedefe sahipti. Ancak bu “hedefi” gerçekleştirmek için yaşanan grevleri, direnişleri, fabrika işgallerini ve bütün bu devrimci dinamiği harekete geçiren toplumsal örgütlenmeyi ortadan kaldırmak gerekiyordu. Darbenin, devrimcilere yönelik idamlar, hapis cezaları, işkenceler şeklinde tezahür eden bilindik “rakamsal” sonuçlarının dışındaki asıl bakiyesi ise -günümüzde x,y,z kuşağı gibi tanımlamalarla da karşılanan ve dönemsel olarak başarılı olduğu söylenebilecek- toplumun depolitizasyonu oldu. Ancak 12 Eylül’ün murad ettiği depolitizasyonun 1987-88 öğrenci direnişleri, işçilerin sokaklara çıktığı ve 1990’daki Zonguldak Madenci Grevi-Ankara Yürüyüşü ile devamını getirdikleri 1989 Bahar Eylemleri, 1980’lerin ikinci yarısında yükselişe geçen Kürt Özgürlük Mücadelesi, devletin yasakladığı her 1 Mayıs ve Newroz’da alanlara çıkılarak, günümüze gelindiğinde de Gezi Direnişi gibi toplumsal ve tarihsel kesitlerde tıkandığı görüldü.

İçinden geçtiğimiz süreçte ise 12 Eylül Darbesi’ni gerçekleştiren ya da darbeyi zımnen destekleyen kimi aktörleri hoşnut edecek gelişmeler gündemden düşmüyor. Korona Krizi’nin başında, devletin en tepesindeki ismin patronlara yönelik “yüzünüz gülüyor” komplimanları, dönemin patron örgütü TİSK Başkanı Halit Narin’in 12 Eylül’ü selamladığı “şimdi gülme sırası bizde” şeklindeki coşkusunun 40 yıl sonraki güncellenmiş hali. Benzer şekilde aynı “tepe ismin” patronlara, OHAL sayesinde grevleri engelleme icraatlarını duyurması da zihinlerdeki tazeliğini koruyor. Diğer taraftan darbenin “mağdurları” arasında gösterilen MHP’lilerin o dönem 12 Eylül’ü “fikri iktidarda kendisi zindanda” şeklinde tanımladığını hatırladığımızda, aradan geçen 40 yılın MHP’ye fikren ve bedenen bir iktidar bahşettiğini görüyoruz.

Aradan geçen 40 yılda Kürtler açısından devlet baskısı anlamında değişen çok fazla bir şeyin olmadığı ise sembolik anlatımı güçlü bir cümlede özetlenebilir: “Kamber Ateş nasılsın?”. Dönemin Kürt siyasi tutsağı Kamber Ateş’in hapishane görüşüne gelen annesinin ezberleyebildiği tek Türkçe cümle olan ve görüş boyunca defalarca tekrarlanan “Kamber Ateş nasılsın?” sözleriyle 12 Eylül, Kürtlere sadece ve sadece Türkçe konuşmayı dayatmıştı. Aradan geçen 40 yılda, kayyum atanan belediyelerdeki Kürtçe tabelaların, park ve meydan adlarının değiştirilmesi, mahkeme tutanaklarına geçen “bilinmeyen bir dil” ibareleri aslında 40 yıl öncesi ile sınırlı olmayan inkar politikasının bugün de devam ettiğini gösteriyor.

Ancak tüm baskılarına rağmen darbeler, ezilenlerin örgütlenme ve mücadelelerini tamamen bitiremiyor. Gerçekleşen her darbe sonrası, orta ya da uzak bir zaman diliminde yükselişe geçen mücadeleler, toplumdaki mücadele dinamiklerinin darbelerle tümden ortadan kaldırılamayacağını gösterdi. İçinden geçtiğimiz süreçte de bu genel doğrunun altını çizmek gerek. 12 Eylül mirasçısı mevcut iktidar, ilan edilmiş ya da fiili OHAL’ler ile bu dinamikleri ve bu dinamiklerin harekete geçme potansiyelini ortadan kaldırdığını düşünedursun, devletin ortadan kaldıramadığı bu toplumsal dinamikler çatlakları derinleştiriyor ve iktidarın içinde bulunduğu krizi perçinliyor.

Emrah Tekin

The post 12 Eylül Devlettir, 12 Eylül Kapitalizmdir appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2020/09/12/12-eylul-devlettir-12-eylul-kapitalizmdir/feed/ 0
IMF: Virüsün Etkileri Tahminlerimizden Daha Kötü https://meydan1.org/2020/05/10/imf-virusun-etkileri-tahminlerimizden-daha-kotu/ https://meydan1.org/2020/05/10/imf-virusun-etkileri-tahminlerimizden-daha-kotu/#respond Sun, 10 May 2020 08:06:19 +0000 https://meydan.org/?p=58239 IMF Başkanı Georgieva, salgının küresel ekonomiye etkisine ilişkin “Bu virüsün davranışı konusundaki bilinmeyenler, tahminler için ufku karartıyor” dedi. Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, küresel ekonomik tahminlerin daha da kötüleşebileceğini söyledi.Avrupa Üniversitesi Enstitüsü tarafından internet üzerinden düzenlenen bir etkinliğe katılan Georgieva, son ekonomik verilerin IMF’nin 2020’de yüzde 3’lük küçülme tahmininden daha kötü olduğunu belirtti. […]

The post IMF: Virüsün Etkileri Tahminlerimizden Daha Kötü appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

IMF Başkanı Georgieva, salgının küresel ekonomiye etkisine ilişkin “Bu virüsün davranışı konusundaki bilinmeyenler, tahminler için ufku karartıyor” dedi.

Uluslararası Para Fonu (IMF) Başkanı Kristalina Georgieva, küresel ekonomik tahminlerin daha da kötüleşebileceğini söyledi.
Avrupa Üniversitesi Enstitüsü tarafından internet üzerinden düzenlenen bir etkinliğe katılan Georgieva, son ekonomik verilerin IMF’nin 2020’de yüzde 3’lük küçülme tahmininden daha kötü olduğunu belirtti.

Georgieva, “Yakın vadede tıbbi çözümler gözükmediğinden, maalesef bazı ekonomiler için daha kötü senaryolar yaşanabilir. Bu virüsün davranışı konusundaki bilinmeyenler, tahminler için ufku karartıyor” dedi.

IMF’nin küresel ekonomideki yüzde 3’lük daralma tahmini, 1930’lu yıllarda yaşanan Büyük Buhran’dan bu yana en sert düşüş.
IMF, 2021’de ekonominin kısmen toparlanacağını tahmin etmekle birlikte, salgına bağlı olarak sonuçların çok daha kötü olabileceği uyarısında da bulunmuştu.

Georgieva ayrıca, ABD ile Çin’e Corona virüsü salgınında ekonomik toparlanmayı zayıflatabilecek bir ticaret savaşını alevlendirmeme uyarısında bulundu.
Ayrıca IMF Başkanı Georgieva, korumacı ekonomilere dönüşün, kritik bir dönemde ekonomik toparlanmayı zayıflatabileceği uyarısı yaptı.

The post IMF: Virüsün Etkileri Tahminlerimizden Daha Kötü appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2020/05/10/imf-virusun-etkileri-tahminlerimizden-daha-kotu/feed/ 0
” Yunanistan’da Erken Seçim ve Syriza ” – Alp Temiz https://meydan1.org/2015/09/12/yunanistanda-erken-secim-ve-syriza-alp-temiz/ https://meydan1.org/2015/09/12/yunanistanda-erken-secim-ve-syriza-alp-temiz/#respond Sat, 12 Sep 2015 15:11:09 +0000 https://test.meydan.org/2015/09/12/yunanistanda-erken-secim-ve-syriza-alp-temiz/ Ekonomik kriz, kemer sıkma politikaları, referandum, meclis oylamaları derken Çipras’ın istifası Yunanistan’ı son bir yılda ikinci kez seçime götürüyor. Yunanistan halkı ekonomik krizle birlikte Çipras’ın imzaladığı kemer sıkma politikaları yüzünden can çekişirken Çipras çoklu fayda gözeterek erken seçimin yolunu açıyor. Seçimden önceki beyanları ile popülerlik kazanan ve Yunanistan halkına iyi bir yaşam vaat eden Syriza’nın […]

The post ” Yunanistan’da Erken Seçim ve Syriza ” – Alp Temiz appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
Meydan Gazetesi- Yunanistan'da Erken Seçim ve Syriza

Ekonomik kriz, kemer sıkma politikaları, referandum, meclis oylamaları derken Çipras’ın istifası Yunanistan’ı son bir yılda ikinci kez seçime götürüyor.

Yunanistan halkı ekonomik krizle birlikte Çipras’ın imzaladığı kemer sıkma politikaları yüzünden can çekişirken Çipras çoklu fayda gözeterek erken seçimin yolunu açıyor.

Seçimden önceki beyanları ile popülerlik kazanan ve Yunanistan halkına iyi bir yaşam vaat eden Syriza’nın seçimden sonra yaptıklarıyla düzene karşıt politikalar uygulayıp uygulamadığı ve toplumsal muhalefeti evrilttiği konum tartışılıyor.

Krizin Umudu, Radikal Sol: Syriza

2008’deki ekonomik krizden sonra Yunanistan halkının yaşadığı ekonomik sıkıntılar çözülemeyince toplumsal muhalefet yükselişe geçmiş, halk sokaklara çıkmıştı. Yükselen toplumsal muhalefetin bir bölümünü, Troykanın önerdiği ekonomik paketlere boyun eğmeyeceği yönündeki söylemleriyle seçimlerde yanına çeken Syriza, bir türlü çözülemeyen ekonomik krize umut olacağı düşüncesiyle seçimlerden birinci parti olarak çıktı.

Ocak ayının sonundaki genel seçimde 149 milletvekili çıkaran Syriza tek başına hükümet kuramayınca 13 sandalyeye sahip sağ parti ANEL ile koalisyon kurarak iktidara gelmişti.

Syriza İktidarda

Halkı ekonomik sıkıntılardan kurtaracağı umuduyla iktidara gelen Syriza, iktidara gelişiyle birlikte eleştirdiği kemer sıkma politikalarıyla uğraşmak zorunda kaldı. Bir yanda kemer sıkma politikalarına karşı seçimden önceki radikal ve düzen karşıtı söylemleri, diğer yanda Avrupa Birliği’nden ve Avro Bölgesi’nden ayrılmayı düşünmeden, Avrupa’dan yardım talep eden düzen içi çözüm arayışlarına girmenin çelişkisindeki Syriza, kendisini Avrupalı kreditörlerle anlaşma yapmaya çalışırken buldu.

Görüşmeler esnasında kendisine sunulan kemer sıkma paketinin ağırlığının ve seçimlerden önce verdiği sözlerin farkında olan Syriza, büyük bir politik hamle ile kemer sıkma paketini referanduma götürerek siyasi sorumluluğu üzerinden atmaya çalıştı.

Bu sert kemer sıkma paketine “Hayır” kampanyasıyla karşı çıkan Syriza, Avrupa’ya hiçbir zaman kapıları kapamayan tavrıyla da “Hayır”ın gerçekte “Evet” olduğunu gösteriyor. Paket her ne kadar reddedilmiş olsa da, Syriza’nın Troykayla, yani Avrupa Birliği, Uluslararası Para Fonu (IMF) ve Avrupa Merkez Bankası’yla ilişkileri kesmeyecek olması, kemer sıkma paketinin referandumla halka onaylatılması anlamına geldi.

Yürüttüğü “Hayır” kampanyası, aşırı sağ partilerin de desteğiyle beraber yüzde altmış oy oranına ulaşan Syriza, seçimden sonraki kazandığı ikinci “zafer”le birlikte, kendisine sunulan, ağır maddeleri içeren pakete karşı çıkıyor gözükerek, sözde daha hafif bir pakette anlaşmak üzere Troykayla görüşmelerine son hızla devam etti.

Paketin referandum sonucunda reddedilmesinin ardından görüşmeler kimi çevrelerin beklentilerinin aksine anlaşma ile sonuçlandı. Kemer sıkma paketine “Hayır” denilen referandumdan 10 gün sonra Yunanistan Parlamentosu, taahhüt edilen 86 milyar avroluk kurtarma paketi karşılığında kemer sıkma önlemlerini onayladı.

Bu durum, referanduma götürülen kemer sıkma paketi ile uzlaşma görüşmelerin ardından mecliste kabul edilen paket arasındaki farkların sorgulanmasını da beraberinde getirdi. Hayır denen ve kabul edilen paketler arasındaki farklar yok denecek kadar az. Peki, kemer sıkma politikalarının uygulanmasının birkaç ay ertelenmesinin bütçeye sağladığı katkı(!), referandum ve erken seçim için yapılan masrafları karşılamaya yetecek mi?

Meydan Gazetesi- Yunanistan'da Erken seçim ve Syriza

Kemer Sıkma Politikalarının Uygulamaya Başlanmasıyla Gelen İstifa ve Erken Seçim

Çoklu fayda gözetilerek alınan erken seçim kararı öncelikle, Ocak’ta yapılan seçimlerde koalisyon kuran Syriza’nın, bu kez güçlü ve tek başına bir hükümet kurma isteğiyle alakalıydı.

Gerek Syriza’nın içinde, gerekse toplumsal muhalefette pakete karşı çıkan kesimlerin varlığı göz önünde bulundurulduğunda, üçüncü kurtarma paketinin parlamentoda onaylanmasının ardından istifasını veren Çipras’ın ayrıca, tekrar seçim kazanarak, kemer sıkma politikalarının halk tarafından desteklendiği ve meşruiyete sahip olduğu iddiasını güçlendirmeyi amaçladığı gözüküyor.

Erken seçimin bir başka hedefi ise, kemer sıkma politikalarının oylanması sırasında ortaya çıkan, Syriza içerisinde pakete karşı çıkanlar. Syriza içindeki bu muhalif kesimin Halkın Birliği partisini kurarak ayrışmasıyla iyice gözler önüne serilen bu durum, erken seçimde partide tasfiyelerin gerçekleşeceğinin sinyallerini veriyor.

Radikal Sol: Syriza, Ne Kadar Radikal?

Yaşanan ekonomik krize düzen dışı söylemlerle yaklaşıp, ismindeki “Radikal” nitelemesiyle seçimlere giren ve hükümet kuran Syriza, seçimlerden sonraki politikalarıyla ne kadar radikal olduğunu sorgulattı.

Gerek halkın yaşadığı ekonomik krize rağmen uyguladığı politikalar, gerekse kemer sıkma paketlerine ve madenlere karşı sokağa çıkan eylemcilere yapılan polis saldırıları, düzen partilerinin uygulamalarını aratmayan cinstendi. Dahası Halkidiki bölgesinde altın madeni projelerine karşı direnen köylülere uygulanan devlet terörü ve polis şiddetinde radikal olmak bir yana hiçbir değişiklik görülmedi.

Ancak Syriza’nın radikalliği, başbakan Çipras’ın İncil’e el basmaması üzerine kurulu bir gösteriyle ve maliye bakanının Avrupa’yla yapılan ekonomik toplantılara motosiklet ve deri ceketle gitmesiyle zaten hafızalara kazınmış durumda.

Söylemlerinde devrimci bir rol takınmasına karşın reformist politikalar üreten ve uygulayan Syriza, şüphesiz toplumda devrimcilik ve devrimciler hakkındaki olumsuz önyargılara yenilerini ekliyor.

Alp Temiz

[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 28. sayısında yayımlanmıştır.

The post ” Yunanistan’da Erken Seçim ve Syriza ” – Alp Temiz appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2015/09/12/yunanistanda-erken-secim-ve-syriza-alp-temiz/feed/ 0
“İmparatorluktan Cumhuriyete Kimi Kim Seçti ?”- Emrah Tekin https://meydan1.org/2014/03/01/imparatorluktan-cumhuriyete-kimi-kim-secti-emrah-tekin/ https://meydan1.org/2014/03/01/imparatorluktan-cumhuriyete-kimi-kim-secti-emrah-tekin/#respond Sat, 01 Mar 2014 15:46:20 +0000 https://test.meydan.org/2014/03/01/imparatorluktan-cumhuriyete-kimi-kim-secti-emrah-tekin/ Osmanlı Devleti-Meşrutiyet Dönemi Yaşadığımız coğrafyada seçimlerin geçmişini Osmanlı Devleti’nin, Tanzimat Fermanı ile ilan ettiği I. Meşrutiyet Dönemi’ne dek tarihlendirmek mümkün. Osmanlı Devleti yöneticileri, yıkılmaya doğru yol alan devletin kurtuluşu için, halkın isteklerini göz önünde bulundurup değerlendiren bir yönetim anlayışına geçilmesi gerektiğini düşünmeye başlamışlardı. Tanzimat Fermanı adı verilen, şimdilerin revaçta tabiriyle “açılım” 3 Kasım 1839’da bu […]

The post “İmparatorluktan Cumhuriyete Kimi Kim Seçti ?”- Emrah Tekin appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
Osmanlı Devleti-Meşrutiyet Dönemi
Yaşadığımız coğrafyada seçimlerin geçmişini Osmanlı Devleti’nin, Tanzimat Fermanı ile ilan ettiği I. Meşrutiyet Dönemi’ne dek tarihlendirmek mümkün. Osmanlı Devleti yöneticileri, yıkılmaya doğru yol alan devletin kurtuluşu için, halkın isteklerini göz önünde bulundurup değerlendiren bir yönetim anlayışına geçilmesi gerektiğini düşünmeye başlamışlardı. Tanzimat Fermanı adı verilen, şimdilerin revaçta tabiriyle “açılım” 3 Kasım 1839’da bu amaçla ilan edilmişti. Yıkılmak üzere olan ve ekonomik olarak da büyük sıkıntıda olan devleti, halktan daha etkin bir şekilde toplanacak vergilerle ayakta tutmayı planlayan devlet yöneticileri bu amaçla taşralarda “Muhassıl Meclisleri” oluşturmaya başladılar. Bu meclislerde üyelerin yarısı atama, yarısı da seçimle işbaşına gelecekti. Üye adaylarında devlet tarafından aranan özellikler ise erkek ve mülk sahibi olmalarıydı. Az da olsa doğrudan demokrasi yöntemlerini anımsatan bu seçimde adaylar, seçmenlerin önüne teker teker çıkıyor, söz konusu adayın seçilmesini isteyenler bir tarafa, istemeyenler diğer bir tarafa geçiyordu. Ancak yöntem olarak seçimler her ne kadar böyle kurgulansa da uygulamada adayların, son söz ve yetki sahibi padişah tarafından atanmasıyla işbaşına getirildiği aşikardır.

Osmanlı Devleti döneminde 1876’da ilan edilen ilk anayasa (Kanun-i Esasi) sonrası ilk seçimler 1877’de yapıldı. Ancak aynı yıl çıkan Osmanlı-Rus savaşı bahane edilerek Padişah II. Abdülhamit tarafından meclis kapatılıp anayasa askıya alındı. Yaklaşık 31 yıl sonra İttihat ve Terakki Partisi’nin faaliyetleri sonucu 1908’de ilan edilen II. Meşrutiyet sonrası aynı yılın Kasım-Aralık aylarında seçimler gerçekleştirildi ve onu 1912, 1914 ve 1919 yıllarında gerçekleşen seçimler izledi. Bu seçimlerde iktidardaki İttihat ve Terakki’nin karşısına muhalefet olarak önce Ahrar, daha sonra da Hürriyet ve İtilaf partileri çıktı. Ancak özellikle 1912 seçimleri, muhalif Hürriyet ve İtilaf partisine oy atmak isteyenlerin İttihat ve Terakki Partililer tarafından sopalarla dövülmesi nedeniyle “Sopalı Seçimler” olarak anıldı.

1923 Sonrası Tek Parti Dönemi
Cumhuriyet dönemi sonrası ilk seçimler, Lozan Antlaşması görüşmeleri sürerken gerçekleşti. İsmet İnönü, Lozan’da görüşmeleri yürüten heyetin başındaydı. Meclis içinde “Birinci Grup” olarak adlandırılan Müdafaa-i Hukuk grubuna muhalif olan “İkinci Grup” Lozan Antlaşması’nın imzalanmasına karşı çıkıyordu. Bu durumda antlaşmanın imzalanması tehlikeye girebileceğinden Mustafa Kemal meclise, seçimlere gidilmesi yönünde karar aldırdı. 28 Haziran 1923’te yapılan seçimleri muhalif “İkinci Grup” boykot etti ve katılmadı. Seçime tek parti olarak katılan Müdafaa-i Hukuk grubu bu seçimde Halk Fırkası adını alarak (Sonra CHF, sonra da CHP) tek parti yönetimini fiilen başlatmış oldu. 1924 yılında CHF’ye alternatif olarak Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası kurulsa da kısa bir süre sonra bu parti Mustafa Kemal’in emriyle, ”dini siyasi çıkarlara alet ettiği” gerekçesiyle kapatıldı. Cumhuriyet döneminin bu ilk muhalif partisi aynı zamanda benzerlerini ilerleyen zamanlarda ve yakın tarihte de sıkça göreceğimiz, devlet tarafından kapatılan partilerin ilki olacaktı. Bundan 6 yıl sonra 1930’da Mustafa Kemal’in emriyle, ikinci defa çok partili sisteme geçiş deneyimi yaşandı. Türkiye o dönemde “1929 Buhranı” denen ekonomik krizden önemli ölçüde etkilenmişti. Krize çözüm bulmakta zorlanan Kemalist devlet, krizin yaratabileceği toplumsal muhalefeti yeni ve “muhalif” bir siyasi parti üzerinden parlamento çatısı altında eritmek istiyordu. Bunun sonucunda 12 Ağustos 1930’da Serbest Cumhuriyet Fırkası kuruldu. Partinin kurucuları ve kadrolarının Mustafa Kemal’in güvendiği kişilerden olmasına özen gösterildi – ki zaten birçoğu yakın bir zamanda bu partiye katılmak için CHP’den istifa etmişti. Partinin devlet tarafından kurgulanan bu “muhalif” yapısına karşın, tek parti uygulamalarından ve 1929 Buhranı’nın ekonomik sonuçlarından bunalan kitleler bu partiye büyük ilgi gösterdiler. Serbest Cumhuriyet Fırkası’nın üye sayısı iki hafta içinde 15.000’e yaklaştı. 1930 yılı Ekim’inde yapılan yerel seçimlerde özellikle taşrada CHF’yi geride bırakan SCF, seçim sonuçlarına itiraz etti. Zira genel toplamda CHF seçimi kazanmış görünüyordu. CHF ve SCF yöneticileri birbirlerini seçimlere yolsuzluk ve usulsüzlük yapmakla suçladılar. Bir süre sonra 16 Kasım 1930’da SCF kendini feshetti. Yaklaşık 6 ay sonra 25 Nisan 1931’de yapılan seçimlerde CHF’nin karşısına bağımsız adaylar çıktı.1935 yılında yapılan seçimlere “partinin ebedi ve değişmez genel başkanı” sıfatıyla Mustafa Kemal’in belirlediği adaylarla ve isminde “fırka” ibaresini “parti” olarak değiştiren CHP tek başına katıldı. 1943 yılındaki seçimlere de tek parti olarak giren CHP’de, bir önceki seçimden farklı olarak adayları, 1938’de ölen Mustafa Kemal’in yerine cumhurbaşkanı olan “Milli Şef” İsmet İnönü atandı.

Türkiye’de tek partili dönem boyunca devlet tarafından, seçimlere siyasi kültürün önemli bir figürü olarak ayrı bir değer atfedilmiştir. Bunun göstergesi olarak başarısız çok partili sistem girişimleri de dahil olmak üzere, her seçim sonrası meydanlarda “Sandık Alayı” adı verilen törenler gerçekleştirilmiştir. Bu törenlerde oy sandıkları çiçekler ve bayraklarla meydanlarda dolaştırılırken, seçimlerle yaşanan bu “demokrasi bayramı” halka “kutlatılıyordu”. Ancak devletin tüm bu özendirme çalışmalarına rağmen, örneğin 1927 seçimlerine katılım %20 civarında kalmıştı.

Çok Partili Dönem
1945 yılında İkinci Paylaşım savaşının sona ermesiyle sıcak savaş yerini “Soğuk Savaş” dönemine bıraktı. TC devleti de bu soğuk savaş konjonktüründe çok partili “demokrasilerin” hüküm sürdüğü tarafta yer aldı. Siyasal yaşamını da işte bu çok partili “demokrasilere” uygun şekilde dizayn etmesi gerekiyordu. Bu dönem ilk siyasi parti 1945 yılında kurulan Milli Kalkınma Partisi idi. Bu partiyi daha önce CHP ile görüş ayrılığına düşen Celal Bayar ve Adnan Menderes gibi isimlerin 1946 yılı Ocak ayında kurduğu Demokrat Parti takip etti. Aynı yıl yapılan ve “Hileli Seçim” olarak da adlandırılan seçimleri DP’lilerin tüm itirazlarına karşın CHP’nin kazandığı ilan edildi. Ancak DP sonrasında yapılan üç seçimi üst üste kazandı (1950-54-57). DP’nin bu seçim başarılarında ABD yanlısı politikalarının etkili olduğunu söylemek mümkün. 1945 sonrası ABD’nin NATO üyesi üçüncü dünya ülkelerine SSCB-Doğu Bloku tehdidine karşı dağıttığı “Marshall Yardımı” adındaki ekonomik teşvikler ve fiilen savaşa girmemiş olan TC devletinin hazinesinde biriken altın ve döviz rezervi sonucu oluşan nisbi ve göreceli ekonomik refahı da bu etkenlere ekleyebiliriz. Fakat bu “refah dönemi” uzun sürmedi. Baş gösteren ekonomik sıkıntı nedeniyle DP hükümeti 1958 yılında ilk kez İMF heyetini davet etti, aynı yıl ilk “İstikrar Paketi” hazırlandı. Ekonomik bunalım kısa bir süre sonra siyasal sorunları beraberinde getirdi ve 27 Mayıs 1960 tarihinde Cumhuriyet döneminin ilk askeri darbesi gerçekleşti. Darbe sonrası seçimler 15 Ekim 1961’de yapıldı. Bu seçime Adalet Partisi, Yeni Türkiye Partisi, Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi ve CHP katıldı. Bu seçimleri dört yılda bir yapılan 1965, 69, 73 ve 1977 seçimleri izledi. 1965 seçimleri önce ilk siyasi partiler yasası çıkarıldı ve seçim sisteminde yapılan değişiklikle nispeten az oy alana partilerin de parlamentoda temsil edilmesi amaçlandı. Bunun sonucunda Türkiye İşçi Partisi (TİP) meclise 15 milletvekili soktu. Ancak 1969 seçimleri öncesi, iktidardaki AP’nin getirdiği baraj sistemi sonucu TİP, neredeyse 1965 seçimleriyle aynı oyu almasına karşın bu kez sadece 2 milletvekili çıkarabildi.

1960 sonrasının Türkiye siyasi yaşamındaki bir diğer değişiklik ise TBMM ve Cumhuriyet Senatosu’ndan oluşan çift meclisli sistemdi. 12 Eylül 1980 darbesine kadar süren bu sistemde Cumhuriyet Senatosu adı verilen meclis üyelerinin seçilme şartlarından birinin “üniversite mezunu olmak” olması nedeniyle halk arasında “Okumuşlar Meclisi” olarak da anılıyordu. TBMM’nin aldığı kararları denetleyen bir üst kurul gibi de işleyen Cumhuriyet Senatosu’nun 15 üyesi de cumhurbaşkanınca atanıyordu.

12 Eylül 1980 Darbesi Sonrası
Askeri darbe yönetiminin işbaşına gelmesiyle birlikte siyasi partiler kapatıldı ve siyasi faaliyetler yasaklandı. 1983 yılı Nisan ayından itibaren ise, ancak darbecilerin sakıncasız bulduğu ve veto etmediği partilerin kurulmasına ve siyaset yapmalarına izin verildi. 1983 Kasım ayında yapılan seçimlere “zararsız ve sakıncasız” partilerden sembolik olarak bir merkez sağ-liberal (Anavatan Partisi-ANAP), bir sosyal demokrat-sol Halkçı Parti(HP), bir de darbecilerin açıktan desteklediği milliyetçi ve devletçi (Milliyetçi Demokrasi Partisi-MDP) olmak üzere üç partinin katılmasına izin verildi. Bu seçimi 1991 yılındaki seçimlere kadar 8 yıl tek başına iktidarda kalacak olan ANAP kazandı. Ancak bu seçimlerden bir yıl sonra 1984 yılında yapılan yerel seçimler, darbecilerin kurguladığı icazetli “siyasal faaliyet alanını” deşifre etti. Çünkü bu seçimde bir önceki seçime veto edilerek alınmayan iki parti Sosyal Demokrasi Partisi (SODEP) ve DYP ikinci ve üçüncü parti oldu. Eğer bu bir genel seçim olsaydı darbecilerin desteklediği HP ve MDP barajı bile geçemeyecekti.

Koalisyon-İttifak-Cephe Dönemleri
1991 yılı Ekim ayında gerçekleşen ve DYP-SHP koalisyon hükümetini iktidara getiren seçimlerle birlikte 2002 Kasım ayında AKP’nin tek başına iktidar olmasına kadar yapılan seçimlerden, ikili ya da üçlü koalisyon hükümetlerinin kurulduğu sonuçlar çıktı. Bu koalisyon iktidarlarından yakın tarihte akılda kalanları 28 Şubat döneminde generallerin müdahalesiyle bozulan Refah-Yol (Refah Partisi-DYP) hükümeti ve bu müdahale sonrası kurulan ANASOL-D(ANAP-DSP, Demokrat Türkiye Partisi) koalisyon hükümetleriydi.

Şu anda iktidarı elinde bulunduran AKP’nin de, geçmişte dört siyasi eğilimi birleştiren ANAP ile benzer olarak ancak ilan edilmemiş bir çıkarlar ittifakı olduğunu söylemek mümkün. 1983 seçimlerine gidilirken ANAP lideri Turgut Özal, partisinde dört farklı siyasal eğilimi (sosyal demokrat-sol, liberal, milliyetçi, İslamcı-sağ) birleştirdiğini söyleyerek bu anlamda bir ittifaklar bütünü olduğunu fiilen ilan etmişti. İçinden geçtiğimiz bu süreçte alenileşen AKP-Cemaat çatışmasıyla ortaya çıkan durum da mevcut AKP iktidarının yekpare ve heterojen bir yapıya sahip olmadığını ortaya koyuyor.

Yaşadığımız topraklarda devleti yönetenler iktidarlarını, ezilenler üzerinde çeşitli koalisyon, ittifak ya da cephe formülasyonlarıyla hayata geçirdi. Toplumsal muhalefetin ve politizasyonun çok yüksek olduğu 1970’li yıların ortalarından itibaren kurulan Milliyetçi Cephe (MC) hükümetleri bu formülasyonun yükselen işçi sınıfı mücadelesi ve sokak muhalefetine karşı kurulmuş olanlarıydı. 1975 yılında AP, MSP, MHP ve CGP (Cumhuriyetçi Güven Partisi)’nin koalisyonuyla kurulan 1.MC hükümeti 1977 Haziran seçimlerine dek iktidarda kaldı. 1977 Haziran seçimlerinde CHP hükümet kuracak yeterlilikte milletvekili sayısına sahip olamadığından, Temmuz 1977’ye dek iktidarda kalacak olan 2.MC hükümeti AP, MSP ve MHP’nin koalisyonuyla kuruldu ve Ocak 1978 tarihine kadar iktidarda kaldı. Aslen tek başına bir AP hükümeti olan ama dışarıdan MSP ve MHP’nin desteklediği 3.MC hükümeti Kasım 1979’dan darbenin gerçekleştiği 12 Eylül 1980’e kadar iktidardaydı.

Söz konusu MC hükümetlerinin işbaşında olduğu tarihsel döneme baktığımızda 34 kişinin öldüğü 1 Mayıs 1977 ve 7 devrimcinin yaşamını yitirdiği 16 Mart 1978 katliamlarını hatırlarsak, adı geçen “cephelerin” kimlere karşı ve ne amaçla kurulmuş olduğunu da anlayabiliriz. MC hükümetleri döneminde sivil-faşistlere askeri eğitimlerin verildiği “Komando Kampları”nın fiilen kurumsallaştığı gerçeğini göz önünde bulundurduğumuzda aynı tarih kesiti içinde gerçekleşen devlet destekli başka katliamları gerçekleştiren devletin gayrı-resmi örgütlenmesi olan “kontr-gerillanın” temellerinin de bu dönemde atıldığı gerçeğini görmek mümkün.

 

Emrah Tekin

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 16. sayısında yayımlanmıştır.

The post “İmparatorluktan Cumhuriyete Kimi Kim Seçti ?”- Emrah Tekin appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2014/03/01/imparatorluktan-cumhuriyete-kimi-kim-secti-emrah-tekin/feed/ 0
19 Yıllık Borç Bitti mi? – Merve Arkun https://meydan1.org/2013/06/20/19-yillik-borc-bitti-mi-merve-arkun/ https://meydan1.org/2013/06/20/19-yillik-borc-bitti-mi-merve-arkun/#respond Thu, 20 Jun 2013 17:19:41 +0000 https://test.meydan.org/2013/06/20/19-yillik-borc-bitti-mi-merve-arkun/ Türkiye, Uluslararası Para Fonu IMF’ye olan borcunun son taksitini 14 Mayıs günü ödedi. IMF’ye olan 19 yıllık borç, 421 milyon dolarlık taksitin ödenmesiyle ilk kez sıfırlandı. Merkez Bankası’nın Ankara’daki tarihi taş binasında düzenlenen borç ödeme töreninde Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın “Ülkemiz için hayırlı olsun” diyerek ödeme tuşuna basması televizyonlarda naklen yayınlanırken, ekonomide yeni bir dönem […]

The post 19 Yıllık Borç Bitti mi? – Merve Arkun appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
Türkiye, Uluslararası Para Fonu IMF’ye olan borcunun son taksitini 14 Mayıs günü ödedi. IMF’ye olan 19 yıllık borç, 421 milyon dolarlık taksitin ödenmesiyle ilk kez sıfırlandı. Merkez Bankası’nın Ankara’daki tarihi taş binasında düzenlenen borç ödeme töreninde Başbakan Yardımcısı Ali Babacan’ın “Ülkemiz için hayırlı olsun” diyerek ödeme tuşuna basması televizyonlarda naklen yayınlanırken, ekonomide yeni bir dönem hasıl oldu. Borcun ödenmesinin üstüne bir de “Toplamda 5 milyar dolarlık bir taahhütte bulunduk” diyerek artık Türkiye’nin IMF’ye borç vereceğini söyleyen Babacan’ın vaatleriyle rahatlayan yürekler ve gülümseyen suretlerle başlayan yeni ekonomik dönemin garantisi verildi.

Adı yıllardır yoksulluk, işsizlik, ekonomik krizlerle birlikte anılan IMF’ye borç bitmiş olsa da, ödenen son taksitle yıllardır bu coğrafyanın kaderini belirleyen ekonomik kararların uygulayıcısının ne politikaları ne de etkileri sonlandı. Yarım asırdan fazla süren IMF macerasının sonlandığı konuşuladursun, bu maceradan geriye kalan iflaslar, intiharlar, yoksulluk ve sefalet oldu.

Bretton Woods:
1944 yılında ABD’de bulunan Bretton Woods kasabasında imzalanan Bretton Woods Anlaşması ile aynı ismi taşıyan bir ekonomik sistem oluşmuştur. Bretton Woods Sistemi’nin temelini Amerikan Doları teşkil eder. Sistem, tüm para birimlerinin değerini dolara endeksler. II. Dünya Savaşı sonrasında dünya çapındaki ekonomik büyüme her şeyden önce Amerikan sermaye ihracatını yaratmış, doların değeri de bu yüzden yükselmiştir. Vietnam Savaşı’nın başlamasıyla Amerika’nın para arzı ansızın artınca, bunun sonucunda da doların değeri düşmüştür. Amerika’da altın standardı oluşturulamamış, böylece de Bretton Woods sistemi çökmüştür.

IMF: Krizlerin, Soykırımların ve Yoksullaştırmanın Tarihi
“Parasal konularda küresel işbirliğini arttırmak, mali istikrarı sağlamak, uluslararası ticareti kolaylaştırmak, yüksek istihdamı ve sürdürülebilir ekonomik büyümeyi desteklemek ve tüm dünyada yoksulluğu azaltmak” amacıyla yola çıkan IMF(International Monetary Fund), Temmuz 1944’te Amerika Birleşik Devletleri’nde Bretton Woods’ta düzenlenen bir Birleşmiş Milletler toplantısında kuruldu.

Birinci ve İkinci Dünya Savaşlarından sonra oluşan ekonomik tablo birçok kriz ve ekonomik çıkmazların habercisiydi. Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra 1930’larda milyonlarca insan açlık ve sefaletle boğuşurken, Büyük Bunalım’ın etkisiyle devalüasyonlar artmıştı. Avrupa devletlerinin aksine İkinci Dünya Savaşı’nı fırsat bilip altın stoklarını arttıran Amerika Birleşik Devletleri ise kendini kapitalist ekonominin kurtarıcısı ilan etmişti. İşte böyle bir ekonomik dönemde ABD’de kurulan IMF kısa vadeli krediler vererek uluslararası ticareti arttırmayı, sürdürülebilir ekonomiyi büyütmeyi amaç edinerek yola çıktı. Ancak bu birliktelik “yardım ettiği” her ülkenin ekonomisini kendine bağımlı kılarak el attığı her coğrafyada sömürünün adı oldu, zengini daha da zenginleştirirken yoksulu daha da yoksullaştırdı.

Büyük Bunalım:
Dünya Ekonomik Bunalımı olarak bilinen, 1929’da başlayan ve 30’lu yıllar boyunca devam eden ekonomik krizdir. Amerikan Borsası’nın çökmesiyle patlak veren kriz, yeryüzündeki toplam üretimi %42 oranında, dünya ticaretini de %65 oranında azaltmış, 50 milyon insanın evsiz ve aç kalmasına sebep olmuş, dünya tarihindeki en büyük ekonomik krizdir.

Adı son birkaç yılda dönem başkanlarının taciziyle, yolsuzluğuyla birlikte anılan IMF’nin kirli iç yüzü yalnızca bunlardan ibaret değil tabi ki. Kurulduğu günden bu yana yıkımın adı olan IMF, bugüne kadar birçok coğrafyada askeri diktatörlüklere işbirliği yaptı, Ruanda’da Habyarimana Rejimi’yle 800.000 insanın katledildiği bir soykırımın sorumlusu oldu; Somali’de “IMF Uyum Programı”yla birlikte devalüasyon yaşanırken, para %85 değer kaybetti. Ve Somali’de gıda krizi patlak verirken, yıllarca sürecek bir açlığın, milyonlarca insanın ölümünün başlangıcı IMF’nin politikalarıyla oldu. 2000’li yılların başında para birimi Peso’yu ABD dolarına sabitleyen Arjantin de, IMF politikalarından nasibine düşeni fazlaca aldı. IMF’nin gelişiyle ile birlikte Arjantin’de vergiler arttırıldı, özelleşmede rekor kırıldı. “Acil ekonomi planları”na rağmen Arjantin’i kurtaramayan IMF, patlak veren krizin ve iflas eden bir ekonominin ardından “krizin başka ülkeleri yayılması riskinin olmadığı”nı ısrarla söyleyerek, dünya ekonomisine rahat bir nefes almasını salık verdi. Ancak krizin ardından hükümetin kaçtığı Arjantin’de “IMF ile yoksulluğun kaderine terk edilen” milyonlarca insanın sokaklara döküldüğü, marketleri yağmaladığı görüntüler dünya kamuoyunun hafızalarından yıllarca silinmeyecek bir tablo oluşturdu.

Devalüasyon:
Bir devletin resmi para biriminin diğer ülke dövizlerine eşitlenmesiyle değer kaybetmesidir. Bu yolla ithal malları pahalılaşırken yerli malların fiyatı da aşağı çekilmiş olur.

Ödenen Son Taksitle Bittiği Söylenen IMF Macerasının Ardında Yatanlar:
Türkiye’nin yarım asırdan fazla süredir devam ettirdiği IMF macerasının-en azından borçlanma kısmının- bugünlerde sonlandığı konuşuluyor. Türkiye, 1947’de üye olduğu, 1961’de ilk kaynak sağladığı IMF’ye borçlu kalma durumunu, “mali ve siyasi istikrarı ile bütçe disiplininin kendine sağladığı güç sayesinde tek taraflı olarak sonlandırmış” olsa da bu serüven boyunca IMF’nin milyonlarca insan üzerinde bıraktığı etki halen sonlanmadı.

IMF ile ilk kez İsmet İnönü zamanında tanışan Türkiye, dış borcunu ödeyemiyor olsa da “her mahallede bir milyoner” yaratma hevesiyle hareket eden Adnan Menderes döneminde, 1958 yılında, IMF ile ilk stand-by anlaşmasını yaptı. Hükümet yaptığı ekonomik hamlelerle yoksul halkı umutlandırmaya başlamışken, “dış ülkelerle yapılan ticarete” hevesle ithalat arttı, yaşam koşulları pahalılaşmaya başladı, ekonomik adaletsizlik gittikçe belirginleşti. İnsanlar açlık, yoksulluk korkusuyla büyük şehirlere göç etmeye başlayınca, şehirlerde ilk gecekondu mahalleleri kuruldu. 1960’lı yıllardan itibaren toplumun tüm kesimlerinin gelirini(ya da tüketimini) arttırmayı hedefleyen ekonomik politikalar doğrultusunda hareket eden hükümet, 1970’li yıllarda IMF’siz yıllar yaşadı.

Stand-by:
Stand-by Düzenlemesi, IMF’nin en sık kullanılan finansman mekanizmalarından biridir. IMF kaynaklarının kullanımını belirli şartlara bağlamaktadır. Kredi kullanan ülke, IMF İcra Direktörleri Kurulu’na sunduğu Niyet Mektubu’nda ödemeler dengesi problemlerini makul bir süre içerisinde düzeltmeyi amaçlayan politikaları uygulayacağını taahhüt eder. Böylelikle, IMF kaynaklarını kullanan ülkelerin, ekonomilerindeki yapısal sorunları çözerek borçlarını ödeme kapasitelerini artırmalarının temin edilmesi amaçlanır.

80’lerin başında Süleyman Demirel zamanında IMF ile uzun süreli anlaşmaya ilk kez imza atan Türkiye, 12 Eylül 1980 Darbesi’nin ardından aldığı 24 Ocak Kararları’yla yeniden IMF ile masaya oturdu. “Yaşanan istikrarsızlık, üretimin azalması ve karaborsacılığın oluşması gibi nedenlerin ortadan kaldırılması için kamu harcamalarının sınırlandırılması, ücretlerin düşürülmesi, serbest döviz kuru gibi ekonomik önlemler alınması” amaçlandı ve Turgut Özal başbakanlık müsteşarı iken ekonomisini bir türlü düzeltemeyen, artan yoksulluğun önünü alamayan Türkiye, kurtuluşu yine IMF’nin “sıcak” kollarında aradı.

24 Ocak Kararları:
Turgut Özal’ın mimarlığını yaptığı, Süleyman Demirel’im imzasını attığı 24 Ocak 1980 tarihli kararlar, karma ekonomiden serbest piyasa ekonomisine geçildiğinin ilanıdır. IMF programına yönelik olarak alınan bu kararlar, kredi maliyetlerinin yükselmesi, yatırımlarda gerileme, işsizliğin artması gibi olumsuzlukları beraberinde getirmiştir.

Bundan tam 14 yıl sonra, 1994 yılında, milyonlarca insanın geleceğini belirleyecek 5 Nisan Kararları alınırken, IMF yine masanın en başındaydı. Başlamakta olan krizin önünü almak ya da en azından etkilerini azaltmak için bu kararları alan Türkiye, IMF ile masaya oturarak yeni bir stand-by anlaşması daha gerçekleştirdi. Ancak 5 Nisan Kararları ile krizin etkilerini azaltmak bir yana dursun, %51 oranında devalüasyon yapıldı, dövize olan akını kesmek için %400 faizli borçlanma kağıtları piyasaya sürüldü, emeklilik yaşı arttırıldı, çay, şeker ve akaryakıta %25 oranında zam yapıldı. IMF’yle birlikte kararlaştırılan bu “ekonomik tedbir paketi” ardında intihar eden esnafları, iflas edip borcunu ödeyemeyenleri, borcundan hapse girenleri bıraktı. Bu kararlarla kemerler uzunca bir süre gevşeyemeyecek şekilde sıkıldı.

Milyonlarca insan krizin etkisinden kurtulamamışken, 2000’lere gelindiğinde IMF yine ekonomik belirleyiciliğine devam etti. Dünya Bankası’ndaki görevini bırakıp 2001’de Ecevit Hükümeti’nde Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı’na getirilen Kemal Derviş de IMF’ye olan borcun katlanarak artmasını engelleyemedi. Süt üreticileri alış fiyatının düşmesini sokaklarda süt banyosu yaparak protesto etti, Ankaralı bir esnaf başbakanlıktan çıkan Bülent Ecevit’e yazar kasa fırlattı. Ancak yapılan eylemlerin hiçbiri ne hükümeti ne de IMF’nin kan emici politikalarını durduramadı. 2002’de borç 20 milyar doları aştı, 2003’te ise 24 milyar dolarla zirve yaptı.

19 Yıllık Borç Bitti. Peki Diğerleri?
IMF ile 66 yıl önce kurulan ilişkinin bugün artık Türkiye lehine çevrildiği konuşulmaya başlandı. Ancak 66 yıldan beri ekonomik kararlarla belirlenen yaşamların hesabı tutulamadı. 421 milyon dolarlık son taksitin ödenmesiyle, artık her şeyin “daha iyi” olacağına vurgu yapan hükümet, IMF’nin bu topraklarda gerçekleştirdiği sömürüyü, çaresizleştirmeyi, yoksullaştırmayı yok saydı.

IMF ile yapılan alış veriş süresince bu topraklarda yapılan özelleştirmelerle, uygulanan “yeniden yapılandırma programları”yla ekonomi küresel sermayeye açıldı. Yüzlerce liman, maden işletmesi, karayolu ve demiryolu işletmesi özelleştirildi. Devlet Eti Bakır, Türk Telekom, TÜPRAŞ, TEDAŞ, TEKEL gibi büyük işletmelerini, küresel kapitalist şirketlerin pazarına sundu. IMF, finansal krizleri bahane ederek uygulamaya koyduğu özelleştirmelerle, suyun ticarileştirilmesine yönelik küresel politikaların bu topraklardaki uygulayıcısı oldu; birçok derenin, akarsuyun, nehrin satılmasına zemin hazırladı. Çalışma koşullarının kuralsızlaştırılması, sendikasızlaştırma, işten atmaların kolaylaştırılması gibi süreçlerin mimarı olan IMF’nin yaptıkları, ekonomi politikalarıyla parçaladığı yaşamlar gibi hesaplanamayacak kadar fazladır. Bugünlerde yüzü güleç bakanların televizyonlarda “IMF’ye olan borcumuzu takır takır ödedik. Artık biz borç vereceğiz” şeklindeki beyanlarıyla ekonominin iyileştiğine dair yaratılan yanılsamalar, milyonlarca insanın yaşamının iyileşeceğine dair bir umut değildir, olamaz. Yıllardır artan zamlarla, işten atmalarla, yoksullukla, sefaletle terbiye edilmeye çalışılan bir halkı ezip geçen ekonomik kararlar altına imza atan IMF’nin ve onun politikalarının uygulayıcısı devletin gerçekleştireceği tüm uygulamalar, tüm ekonomik paketler küresel şirketlerin payına olacaktır. Borcun bitmesiyle mutlu olanlar ve milyonlarca insanın da buna sevinmesini bekleyenler için sömürü, yıkım ve talanla dolu ekonomik-sosyal tarihin gerçekliği asla bitmeyecektir.

2002 yılında iktidara gelen AKP hükümetinin ilk döneminde Türkiye’nin dış borcu 129 milyar dolar iken 11 yıllık iktidarın ardından bugüne gelindiğinde, katlanarak büyüyen dış borçlar 336 milyar dolara yükseldi. IMF’ye ödenen milyon dolarlar ve uyanık politikacıların “borcumuzu kapattık” yalanının ardında, milyonlarca dolarlık dış borç gerçeği var. IMF’ye ödenen 421 milyar dolar, 2012 yılı istatistiklerine göre, kamu borç stoğunun yalnızca %2.27’sine denk. Yani “ülkenin borçlarını kapattığı, hatta artık başkalarına borç vereceği” iddiası koca bir yalandan ibaret. Azalmaktan öte sürekli olarak artan dış borçlar, “vatandaşın artık refaha ulaşacağı” yalanını gizlemeye yetmiyor. Tüketici kredileri ve kredi kartları üzerinden bankalara olan borç 6,4 milyar liradan 254 milyar liraya yükseliyor. IMF’nin artık hayatımızdan çıktığına ilişkin iktidarın söylediği yalanlar, alınan dış borçlarla kamu ve özel sektörde yaşanan zamları, borçlanmaları ve yaklaşmakta olan yeni ekonomik krizleri engelleyemiyor.

IMF’ye son taksitin ödenmesinden hemen bir gün sonra, 15 Mayıs’ta, IMF Türkiye Direktörü Mark Lewis’in yaptığı açıklama son derece dikkat çekiciydi. “Türkiye 2014 yılı itibariyle İcra Direktörlüğü Başkanlığı’nı üstlenecektir… IMF’nin oy ve sermaye reformu ile birlikte Türkiye, IMF’nin en büyük 20 ülkesinden biri olacaktır” diyen Lewis, IMF ve Türkiye arasında uzun yıllar süren alış verişin budan sonraki zamanlarda nasıl evrileceğinin bir sinyalini verdi. Kalkınma Bakanı Cevdet Yılmaz da Lewis’in açıklamalarının ardından “IMF’den borç alan değil IMF’ye kaynak kullandıran bir ülke haline gelmiş durumdayız. Bundan sonraki süreçte IMF’ye 5 milyar dolarlık bir kaynak sunmamız söz konusu. Ayrıca karar alma süreçlerinde de daha etkili bir şekilde yer alacağız.” diyerek, Türkiye’nin IMF içerisinde değişen konumunu doğruladı. G-20 Zirvesi’nde krizlerin fırsatlara nasıl dönüştürüleceğine dair konuşmalar yapmış Türkiye’nin bu kez de Uluslararası Para Fonu IMF’de terfi ederek pozisyonunu güçlendirmesi tesadüf olmasa gerek. Küresel kapitalist şirketlerle işbirliğini güçlendiren, uluslararası ekonomik arenada pozisyonunu sağlamlaştıran Türkiye’nin, artık yeni coğrafyalarda oynanacak yeni oyunların tarafları arasındaki konumu çok da uzak görünmüyor.

Merve Arkun
[email protected]


Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 10. sayısında yayımlanmıştır.

The post 19 Yıllık Borç Bitti mi? – Merve Arkun appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2013/06/20/19-yillik-borc-bitti-mi-merve-arkun/feed/ 0