kropotkin – Meydan Gazetesi https://meydan1.org Anarşist Gazete Thu, 24 Dec 2020 15:50:00 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.3.13 Kropotkin’in Yılbaşı Mesajı – Zeynel Çuhadar https://meydan1.org/2020/12/24/kropotkinin-yilbasi-mesajii/ https://meydan1.org/2020/12/24/kropotkinin-yilbasi-mesajii/#respond Thu, 24 Dec 2020 15:49:22 +0000 https://meydan1.org/?p=68007 “Christmas arifesinde, hepimiz ayakta olacağızİnsanlar uyurken gücümüzün farkına varacağızMağazalardan ürünleri kamulaştıracak, -çünkü adalet budur-Ve ihtiyacı olan herkese dağıtacağız”-Peter Kropotkin-“Yılbaşını halk için kurtarabilir miyiz?”-Strike! dergisinden Pek çoğumuzun İngilizce pratik yaparken en çok karşısına çıkan eserlerden biri olan (kısalığı ve basit diliyle başlangıç seviyesi için ideal olduğundan) A Christmas Carol (Bir Yılbaşı Şarkısı) 1843 yılında ünlü yazar […]

The post Kropotkin’in Yılbaşı Mesajı – Zeynel Çuhadar appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
“Christmas arifesinde, hepimiz ayakta olacağız
İnsanlar uyurken gücümüzün farkına varacağız
Mağazalardan ürünleri kamulaştıracak, -çünkü adalet budur-
Ve ihtiyacı olan herkese dağıtacağız”
-Peter Kropotkin-
“Yılbaşını halk için kurtarabilir miyiz?”

-Strike! dergisinden

Pek çoğumuzun İngilizce pratik yaparken en çok karşısına çıkan eserlerden biri olan (kısalığı ve basit diliyle başlangıç seviyesi için ideal olduğundan) A Christmas Carol (Bir Yılbaşı Şarkısı) 1843 yılında ünlü yazar Charles Dickens tarafından kaleme alındı. Gelmiş geçmiş en meşhur Christmas hikayelerinde başı çeken öykü Ebenezer Scrooge adlı “huysuz”, “memnuniyetsiz” yaşlı bir adamın, yılbaşından bir gün önce etrafına üşüşen hayaletlerle olan hikayesini anlatıyor.

Scrooge etrafındakiler tarafından cimri olarak görülür ve pek sevilmez. Hatta soyadı İngilizce’de cimri anlamına gelmektedir. Çevresine toplaşan üç hayalet onun geçmişinin, bugününün ve geleceğinin hayaletleridir, onu “huysuzluğunu” bırakıp “Christmas coşkusuna” katmaya çalışırlar. Ancak biraz alternatif bir okumaya yelken açarsak Scrooge’un cimrilikten çok “Christmas adaletsizliğini” ortaya koyan bir analizi olduğunu görürüz. Yeğeninin “Yeni yılınız kutlu olsun!” dileğine karşılık şöyle yanıt vermektedir:

Mutlu Noellermiş! Noelleri batsın! Cebinde paran olmadığı halde sana fatura ödeten bir gün olmasının dışında nedir ki Noel senin için? Kendini bir yıl daha yaşlanmış bulup da hayatını bir saat bile zenginleştiremediğin; hesap defterlerini dengelemeye çalışırken, giderlerinin her geçen ay arttığı gerçeğiyle yüzleştiğin bir zaman olmanın dışında? Bana kalırsa…” diye kızgınlıkla sürdürdü: “Ağzından Mutlu Noeller dileği çıkan her aptalı, kendi Noel aşında kaynatıp, kalbine saplanmış kutsal bir kazıkla gömmeli. İşte o kadar!” (1)
Mutlu olmak için yeterince yoksul olduğunu düşündüğü yeğeniyle de yetinmez Scrooge, sokakta titreyen ancak Christmas ışığıyla mutlu olmaya çalışan adama ve adaletsizliklerle özdeşleştirdiği her şeye, herkese öfkesini haykırmaktadır.

Dickens’ın Öyküleriyle Geçen Yılbaşı Arifesi

“Hücreme cılız bir ışık yayan lambayı getirdiler mi, kalemlerle divitimi elimden alıyorlardı; ben de zorunlu olarak çalışmama son veriyordum. Bundan sonrası okuma dönemiydi. Daha çok tarih kitapları okuyordum. Ama çok sayıda roman da okudum. Hatta yılbaşı arifesini tam bir okuma bayramı olarak kutladım. Yakınlarım Dickens’ın yılbaşı öykülerini yollamışlardı bana. Kimi kez gülerek, kimi kez ağlayarak tüm bayramı bu büyük romancının olağanüstü güzellikteki öykülerini okuyarak geçirdim.” – Peter Kropotkin, Bir Devrimcinin Anıları

Moskova’da yakın zamanda keşfedilen yayınlanmamış arşiv kaynakları, Kropotkin’in Christmas hakkında yazıp çizdiği bazı belgeleri ortaya koyuyor.(2) Bu bilgiyi Kropotkin’in anılarına göz atıp incelediğimizde, gerçekten de bu çok yönlü yazarın edebiyat eleştirmeni gözüyle Dickens üzerinde gözlemler yaptığını destekleyecek bazı verilere rastlamak mümkün.

Bununla da bitmiyor Kropotkin’in Christmas temasına olan ilgisi. Sözkonusu arşivlerde bir yılbaşı kartının arkasına şöyle bir not sıkıştırdığını görüyoruz. “Christmas arifesinde, hepimiz ayakta olacağız/İnsanlar uyurken gücümüzün farkına varacağız/Mağazalardan ürünleri kamulaştıracak, -çünkü adalet budur-/Ve ihtiyacı olan herkese dağıtacağız”

Peki Kropotkin neden yılbaşı üzerine düşünmüştü ve Dickens’ın eserini bu kadar önemsemişti?

Kropotkin Christmas’ın yalnızca edebiyattaki izdüşümü ya da “zenginlerin bizden çaldığı ürünleri geri almak” düşüncesini anlatabilecek iyi bir yol olarak kalmasını düşünmemiş, meseleyi bir adım öteye götürerek “Christmas ahlakının” yani başkalarına hediye verme özellikle de çocukları mutlu etme fikrinin İsa’nın doğumuyla pek de alakası olmadığını fark etmişti. Ona göre Christmas’ın antik dünyadaki anlamları ve dünyanın farklı coğrafyalarına yayılmasıyla uluslararası bir olay olması Hristiyan ahlakından ayrılmasını gerektiriyordu. Bu bağlamda “kuzeydeki çalışma alanlarında” Noel babayla beraber bütün yıl çocuklara hediye paketleri hazırlamak için çalışan elfler, (ya da noel melekleri cinleri ne dersek diyelim) kapitalist üretim tüketim ilişkilerinde pek de bir mantığa oturmuyordu. Yalnızca patronların refahı için üretim yapan ve birbirine “hediye” vermekten ziyade, zenginlerin “yardımlarını” kabul eden halkın genelinde bu yılbaşı kutlamasının, Scrooge’un da dediği gibi bir saçmalıktan öteye gitmediğini görüyoruz.

Kuzeyde başka ne vardı peki? Kropotkin’in Sibirya’da gözlemlediği karşılıklı yardımlaşma ve adaletle hayatta kalan insan ve hayvan toplulukları vardı. “Hediyeleşme” ancak böyle bir anlam kazanabilirdi. Bunun sadece bir benzerlik olduğu iddia edilebilir belki ancak yalnızca Sibirya’da ya da Noel Baba efsanesinin bütünleştiği Finlandiya’da değil dünyanın her yerinde hediyeleşme çok önemliydi. Hediyeleşmenin özellikle eski toplumlardaki işlevi üzerine çalışan Marcell Mauss’un eseri başta olmak üzere bu konu hakkında yapılan çalışmalarla birlikte düşündüğümüzde aradaki ilişki net bir şekilde açığa çıkmaktadır. Antik dünyada hediyeleşmek, paylaşma ve dayanışmanın özümsenmesinde bütünleyici bir işleve sahiptir ve devletsi ilişki biçimleriyle yozlaştırılmamış halkın zihninde böyle olmaya devam etmektedir.

Kropotkin’in Mesajı Paylaşma, Dayanışma ve Adalet!

Başta anlattığımız Dickens hikayesinde Scrooge bir şeylerin farkındaydı elbette ancak o da bir patrondu. Hikayenin dönüp dolaşıp “Christmas ruhunu” hisseden Scrooge’un daha şefkatli bir insan olup fakirlere yardım etmesini sağlaması bir yanda dursun, biz biraz da yılbaşı arifesinde ortalıkta dolaşan bu hayaletlere odaklanalım. Dickens’ın hayaletleri dünyada dolaşan başka bir hayaleti yansıtıyor olabilir miydi? Kropotkin’in “İsyan Ruhu”nda bahsettiği adaletin ve özgürlüğün hayaletini…

Kropotkin, toplumsal adalet üzerine yazdığı onca çalışmasında devletlerin canlı yaşantısına müdahale ettiği her anda mülkiyeti ürettiğini ve toplumsal adaleti yok ettiğini ortaya çıkarmaya çalıştı. Her çeşit hayvan arasında, ilkelinden modernine insan toplumları arasında evrimin esas faktörü olarak karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma dürtüsünü bizlere açıkladı. Halkın kendi hakkı olan ve zenginler tarafından çalınmış olan ihtiyaçları için bu mülkiyete yöneldiğinde karşısında hiçbir gücün duramayacağını vurguladı. Kropotkin’in yılbaşı mesajı basitti, bizden çalınanları geri alalım ve karşılıklı yardımlaşmayı kuralım!

Zeynel Çuhadar


  1. Charles Dickens, Bir Noel Şarkısı, Çev. Meral Camcı, Bordo Siyah Yayınları
  2. https://www.opendemocracy.net/en/transformation/anarchist-guide-to-christmas/

The post Kropotkin’in Yılbaşı Mesajı – Zeynel Çuhadar appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2020/12/24/kropotkinin-yilbasi-mesajii/feed/ 0
Ekmek! İlle de Ekmek! Devrime Ekmek Gerek! https://meydan1.org/2020/12/19/ekmek-ille-de-ekmek-devrime-ekmek-gerek/ https://meydan1.org/2020/12/19/ekmek-ille-de-ekmek-devrime-ekmek-gerek/#respond Sat, 19 Dec 2020 14:32:34 +0000 https://meydan1.org/?p=67752 Gözümüzün içine baka baka bizimle dalga geçiyorlar. Boğazımızdan geçen kuru ekmeğe bile göz dikiyorlar. Koltuklarına kurulmuşlar, yemekten şişirdikleri karınlarıyla kahkahalar atıyorlar. Meclistekilerden bahsediyoruz, bizim seçimimizle mecliste olduğu iddia edilenlerden. Elmastan, pırlantadan, yat ve tekneden özel tüketim vergisi almayıp ezilenin boğazından geçen her lokmadan vergi alınmasına karar verenler, meclisteki vekiller artık boğazımızdan geçen kuru ekmeğe de […]

The post Ekmek! İlle de Ekmek! Devrime Ekmek Gerek! appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

Gözümüzün içine baka baka bizimle dalga geçiyorlar. Boğazımızdan geçen kuru ekmeğe bile göz dikiyorlar. Koltuklarına kurulmuşlar, yemekten şişirdikleri karınlarıyla kahkahalar atıyorlar. Meclistekilerden bahsediyoruz, bizim seçimimizle mecliste olduğu iddia edilenlerden. Elmastan, pırlantadan, yat ve tekneden özel tüketim vergisi almayıp ezilenin boğazından geçen her lokmadan vergi alınmasına karar verenler, meclisteki vekiller artık boğazımızdan geçen kuru ekmeğe de göz dikiyor.

Yaşadığımız topraklarda asgari ücretli çalışan işçiler, 2 bin 324 lira 70 kuruşluk maaşı alabilmek adına vergi ve diğer kesintileri karşılayabilmek için 122 gün çalışmak zorunda kalıyor. Meclistekilerin tuzu kuru. Meclistekiler bizim artık üzerlerine alarm koyulan peyniri alırken ödediğimiz vergi kadar paraya meclis lokantasında üç öğün yemek yiyip ağızlarını temizlemeden ekmeğimize de göz dikiyor.

Mecliste 2021 yılının bütçe görüşmeleri sürüyor. Daha birkaç gün önce Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk ülkede yoksulluğun olmadığını söyledi. Sorun yokmuş, refah varmış bakana göre. Bakan çıkıp “Yoksulluk, özellikle aşırı yoksulluk, uluslararası dokümanlarda da ifade edildiği gibi artık Türkiye için sorun olmaktan kalktı. Biz daha ziyade refahı paylaşmayı ve bu süreçteki acil durumlarda vatandaşlarımızın yanında olmayı hedefleyen bir sosyal yardımı önemsiyoruz.” diyebildi. Üstelik çıkıp bir de korona krizinde işsizlik sigortası fonundan işçiden çok patronların yararlandırılmasını savundu. Bakan Selçuk, bu fonun işçilere ait olmadığını ve sadece onlar tarafından kullanılamayacağını söyledi.

Bu sözler iktidarın her anını denetlediği medyada gündem dahi olmadı. Sadece sosyal medyada, hemen her konuda olduğu gibi, iki gün konuşuldu ve unutuldu. Aynı bakanın sorulan sorulara rağmen görmezden geldiği -bir eline iş, bir eline de aş yazarak- intihar eden bir insanın unutulduğu gibi.

Dün mecliste bunlarla yetinmediler. Yalan söylemekten geri durmayan vekiller dalga geçmeye de başladılar. İktidarı eleştiren Engin Altay’ın “Millet aç, herkesin midesine bir şey giriyor, kuru ekmek giriyor.” demesi üzerine iktidardaki partiye mensup bir vekil -anlaşılan durumu kabullenerek- “O zaman aç değiller” diyebildi. Muhalif vekil istediğini almıştı, hemen bunu söyleyen vekile dönüp bu sözlerin geçeceği tutanağı alacağını söyledi. Bunun üzerine bu sözleri sarf eden Şahin Tin kendisini savunarak “Bizi bilen bilir, bilmeyen de kendi gibi bilir.” dedi. Tin’in derdi, söylediği sözlerin sosyal medyada gündemleşme ihtimaliydi.

Onların derdi iktidar. Biri iktidardan düşmemek, diğeri onun koltuğuna oturabilmek için onu iktidardan indirmenin derdinde. Bizim derdimizse ekmeğimiz. İstediğimiz sadece gözlerini diktikleri kuru ekmek değil bizden çaldıkları. Birilerinin aç kaldığı, yoksul kaldığı için intihar etmesini değil herkesin sağlıklı bir şekilde yaşamlarını sürdürebilmesini istiyoruz ve istediğimizi alacağız. Onlar saraylarda, konaklarda sefahat içinde yaşarken biz bu düzeni kabul etmeyeceğiz. Bundan yıllar önce Kropotkin’in de dediği gibi; bizim görevimiz herkese ekmek bulmak, kimsenin aç kalmamasını sağlamak. “Ekmek! İlle de ekmek! Devrime ekmek gerek!” dedikten sonra Ekmeğin Fethi’nde şöyle söylemişti Kropotkin:

“Burjuvazinin görevi, devrim sırasında, yüce ilkeler, daha doğrusu yüce yalanlar üzerine düşünce üretmektir. Halkın göreviyse herkese ekmek bulmak, kimsenin aç kalmamasını sağlamaktır. Burjuvazi ve burjuvalaşmış işçiler, lakırdıhanelerinde, laklakhanelerinde büyük adam rolleri oynarlarken, ‘pratik kişiler’ yönetim biçimleri üzerine bitmez tükenmez yüksek düşünceler üretirlerken bizler, ‘ütopistler’, ekmek üzerine, bu olmazsa olmaz şey üzerine kafa yormalıyız.”

Evet ezilenler olarak bizim derdimiz herhangi birisinin koltuğu, iktidar falan değil. Bizim derdimiz herkesin boğazından ekmek, sıcak bir yemek geçmesi. Ezildiğimiz, ötelendiğimiz, katledildiğimiz, bir de bunların üstüne dalga geçildiğimiz bu topraklardan başlayarak özgür bir dünya yaratmak için mücadelemize devam edeceğiz.

Batuhan Çotur – Genç İşçi Derneği

The post Ekmek! İlle de Ekmek! Devrime Ekmek Gerek! appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2020/12/19/ekmek-ille-de-ekmek-devrime-ekmek-gerek/feed/ 0
Anarşist Gelenekte Paylaşma Dayanışma https://meydan1.org/2020/05/05/57971/ https://meydan1.org/2020/05/05/57971/#respond Tue, 05 May 2020 06:44:06 +0000 https://meydan.org/?p=57971 Biz anarşistler için paylaşma ve dayanışma içinden geçtiğimiz küresel salgın sürecinde daha fazla önem taşıyor. Bu yüzden bu yazımızda mücadelenin büyümesi ve toplumsallaşabilmesi noktasında kilit bir önemde olan paylaşma ve dayanışma örnekleri üzerine yoğunlaşacağız. Önce paylaşma ve dayanışmanın bizler için teorik anlamda ne ifade ettiğini açıkladıktan sonra, söz konusu tarihsel kısmı ayrıntılandıracağız. Anarşistler için Paylaşma […]

The post Anarşist Gelenekte Paylaşma Dayanışma appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

Biz anarşistler için paylaşma ve dayanışma içinden geçtiğimiz küresel salgın sürecinde daha fazla önem taşıyor. Bu yüzden bu yazımızda mücadelenin büyümesi ve toplumsallaşabilmesi noktasında kilit bir önemde olan paylaşma ve dayanışma örnekleri üzerine yoğunlaşacağız. Önce paylaşma ve dayanışmanın bizler için teorik anlamda ne ifade ettiğini açıkladıktan sonra, söz konusu tarihsel kısmı ayrıntılandıracağız.

Anarşistler için Paylaşma ve Dayanışmanın Teorisi

Geçmişten günümüze bütün toplumlarda paylaşma ve dayanışma ilişkileri olmuştur. Bunun da ötesinde aslında toplumsal yaşamın varoluşu için vazgeçilmez bir önemde olduğu da bir gerçekliktir. Sözde “normal” olan zamanlardan, şimdiki “olağanüstü” zamanlara kadar her zaman bencillik, rekabet ve ihtiras iktidarlar tarafından ne kadar hakim ilişki biçimi haline getirilmeye çalışıldıysa da insanın doğal yaşamının bir parçası olan dayanışma ilişkileri tamamen yozlaştırılamamış, ortadan kaldırılamamıştır.

Fransız anarşistleri, “Liberté, égalité, fraternité” yani “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” şeklinde formülize edilen sloganı “Liberté, égalité, solidarité” yani “özgürlük, eşitlik ve dayanışma” şeklinde güncelleyip sahiplenmişlerdi. Kelime anlamı olarak “erkek kardeşliği” ifade eden “fraternité” eleyip “solidarité”yi sahiplenmek; kadın özgürlük mücadelesinin en radikal yaklaşımlarından birini içinde barındıran anarşizm için bu yönüyle bir aydınlanma eleştirisini içerirken, “dayanışmanın” eklenmesiyle bu olgunun ne kadar kilit bir önemde olduğunu anlamamıza yardımcı oluyor. Yalnızca mücadelenin toplumun örgütlenmesine ilişkin siyasi hattı konusunda değil, devrime nasıl bir mücadele şekliyle gidileceğine dair bir anlam da taşıyor yani dayanışma kavramı.

1902 yılında yayınladığı “Evrimin bir Faktörü: Karşılıklı Yardımlaşma” isimli kitabında Pyotr Kropotkin, hayvanlardan modern insan toplumlarına kadar, en basitinden en karmaşık ifadesine kadar toplumsallığın özünün söz konusu ilişkilere dayandığını dönemin bilimsel kavrayışıyla ortaya koymaktadır. Kropotkin, doğada canlıların yaşamak için birbirleriyle dayanışma içinde olmak zorunda olduğunu ve bunu tercih ettiği zaman hayatta kaldığını keşfetmişti. Bu teorinin biz anarşistler için önemi yalnızca bilimsel değil aynı zamanda propagandiftir.

Dayanışma, sadece siyasi bir idealin dışında devrime giden yolda nasıl örgütlenmemiz gerektiğine dair bir anahtardır. Bu yüzden devlet -iktidar, otorite ya da adına her ne dersek diyelim- özü itibariyle dayanışmayı ortadan kaldırmak için çabalar. Devlet olmadığı zaman yaşanılamayacağını düşünenler yalnızca devrimci zamanlarda değil, içinden geçtiğimiz deprem vb. afetler, salgın hastalıklar gibi süreçlerde de devletin aniden ortadan kaybolduğunu ancak toplumsal yaşamın buhar gibi uçuşmadığını görmüşlerdir. İşte dayanışmanın özü, doğduğu ve serpildiği yer tam da burasıdır; devletsiz halkın toplumsal yaşamı.

Tarihten Örneklerle Dayanışmanın Somutlandığı Mücadele Alanları

Birkaç yıl önce İspanya’daki yoldaşlarla yapılan bir söyleşide yoldaşımız şöyle diyordu: “İspanya’da anarşizm bir kültürdü. Devrim yıllarından önce bile bu durum böyleydi. Bunu tekrar yaşatmalıyız.”

Anarşizm tarihinin en etkili deneyimlerinden biri olan 1936 İberya devrim sürecinin kendisi toplumsal dayanışmanın örgütlenmesiydi. Bunun yanında yüzbinlerce kişinin saflarında örgütlenip paylaşma ve dayanışmayı bütün topluma yaydığı CNT’nin özellikle göçmenlerle dayanışma konusunda uzun yıllar boyu sürdürdüğü büyük bir deneyim vardı. Tıpkı anarşist tarihteki sayısız örneğin tekrar tekrar ortaya çıkardığı gibi, kendisi de çoğunlukla göçmen insanlar tarafından örgütlenen anarşist hareket için göçmenlerle dayanışma organik bir olguydu. Bunun paralelinde göçmenler de yaşamlarının kurtuluşu için anarşizmin ilkelerini toplumsallaştırmanın önemini farkediyordu. Göçmen bir halk olan Romanlar CNT saflarında faşizme karşı savaştılar. Faşistler tarafından İspanya halkına bir tehdit olarak görülen göçmenler, devrimcilerin tarafında diğer ezilen kardeşleriyle beraber dayanışmayı örgütlüyorlardı.

Devrimin bastırılmasıyla beraber anarşist hareket büyük bir göç dalgasıyla İspanya ve Portekiz gibi çevredeki ülkelere dağıldı. Öncesinde diğer savaş mağdurlarıyla dayanışmak için kurdukları göçmen dayanışma örgütleri İspanya’dan anarşistlerin yaşamını devam ettirmesi için sürdürülen dayanışma noktasında dünya anarşistlerine ilham vermiştir.

Ancak tabii ki bu öne çıkan örneklerden yalnızca bir tanesi. Öte yandan devrimler tarihinde başlı başına göçmen krizinin bir devrime dönüştüğü az bilinen bir tarihsel örnek vardır. Tıpkı pek çok başka ülkede olduğu gibi Kore’de de anarşist hareketin gelişimiyle halk özgürlük mücadeleleri arasında organik bir bağ vardır. Japon İmparatorluğu’nun 1910’da Kore’yi işgal etmesi halkın büyük tepkilerine yol açmıştı. 10 yıl boyunca anarşist militanların mücadeleleriyle Japon yönetimine karşı pek çok eylem gerçekleştirildi. 1919 yılında Japon işgaline karşı büyük bir eylem örgütlenecekti. “Bağımsızlık mücadelesi günü” adı verilen bu günde gerçekleşen eylemde 7500 kişi Japon askerlerinin saldırısıyla katledildi, yüzlerce insan da yaralandı.

Katliamın ardından çok sayıda Koreli Mançurya’ya göç ederek orada bağımsız topluluklar oluşturdu. Göçmen kampı da denilebilecek bu yerlerde “Mançurya’daki Kore Halk Derneği” adında anarşist bir dernek faaliyet göstermeye başladı. 1929 ve 1931 yılları arasında Kore dışında yaşayan 2 milyon Koreli göçmenin paylaşma ve dayanışma ilişkileri çerçevesinde yaşadığı özgür bölgede örgütlenen bu dernek, etkisini Kore’de bile hissettiriyordu. Bu kampta işçi kooperatifleri ve özgür okullar kuruldu. Bölgesel konseyler oluşturularak halkın karar alma süreçlerine katılımı sağlanmaya çalışılıyordu. Anarşist komünist bir ekonomi benimsenerek para ortadan kaldırılmıştı.

Yalnızca yıllar öncesinde değil yakın tarihte de anarşistler dayanışmanın örgütlenmesinde kritik pek çok eylemliliğe imza attılar. Ortadoğu’da sürdürülen savaşlar sonucunda dünyanın dört bir yanına dağılan göçmenler konusu hepimizin bildiği gibi günümüzün en yakıcı konularından biri olmayı sürdürmektedir. Avrupa’da göçmenleri hedef alan faşist saldırılara karşı yine en güçlü cevabı anarşistler vermiştir. Son yıllarda anarşistler “Göçmenler Hoşgeldiniz” sloganıyla sınırlarda telleri parçalama eylemleri, işgaller gibi eylemliliklerle Avrupa devletlerinin göçmen düşmanlığına gereken cevabı vermektedir. Bunun yanında işgal evleri/mahalleleri öncelikli olarak devletler kıskacında yaşama mücadelesi veren göçmenlerin ihtiyaçlarını karşılamak için iyi bir sığınak işlevi görmektedir.

Göçmenler için Avrupa’nın giriş kapılarından biri olan Yunanistan bu mücadelenin güçlü bir şekilde sürdüğü coğrafyalardan biri olmuştur. Yunanistan’daki yoldaşlarımız geçtiğimiz aylarda iktidar olan faşist yönetimin ve ondan önceki Syriza hükümeti döneminde de devletin işgal evlerine ve mahallelerine saldırılarıyla karşı karşıya kalmıştı. Bu bağlamda işgal evlerinin ateşe verilmesi gibi, bizlere coğrafyamızın kanlı tarihindeki anları hatırlatan saldırılardan devlet müdahalelerine kadar pek çok saldırı yakın süreçte gerçekleşti. En çok göçmen dayanışma evinin bulunduğu Exarchia mahallesi yoğun bir ablukaya alındı, göçmenler yaşadıkları yerlerden zorla tahliye edildi. Anarşist yoldaşlarımız mahallelerini ve göçmen dayanışma mücadelesini savunmaya devam ediyor.

Yaşadığımız coğrafyada ise son yıllarda Suriye Savaşı’ndan kaçan, Afrika’dan daha iyi bir dünya umuduyla yola çıkan ve bunun gibi pek çok sebeple yaşadıkları yeri terk etmek zorunda kalan göçmenlerin durumu belirsizliğini korumaktadır. TC Devleti, göçmenleri kendi siyasi politikalarına alet ederek düne kadar göçmenlere sahip çıkıyor gibi bir imaj çizerken bugün sınırları açarız tehdidiyle Avrupa devletlerine isteklerini dayatmaya çalışır bir pozisyona çekilmiştir. Bizler her geçen gün devletlerin ikiyüzlülüğüne özellikle göçmen konusunda sürekli şahit olmaktayız.

İşçilerin Kurtuluşu İçin Tek Çare Dayanışma

Anarko-sendikalizm kitabının yazarı anarşist Rudolf Rocker kitabında işçilerin dayanışma pratiği olarak doğrudan eylem ve mücadele deneyiminin önemine değinmekteydi. Onun sözleriyle söylemek gerekirse “Günlük ekonomik mücadelenin en önemli sonuçlarından biri işçiler arasındaki dayanışmanın gelişmesidir.” Bununla birlikte yardımlaşma aslında işçilerin birliği için adeta zorunlu bir koşul gibiydi. “Aynı koşullara tabi olan insanların işbirliği açısından sürekli en olmadık gereksinimleri ortaya çıkaran yaşamsal ihtiyaçlar için verilen mücadeleyle yenilenen karşılıklı yardım hissi, büyük oranda duygusal bir değere sahip soyut parti ilkelerinden çok farklı bir biçimde işler. Bu his, aynı kaderi paylaşan topluluğun temel bilincini geliştirir ve bu da zamanla yeni bir hak anlayışını geliştirerek ezilen sınıfın kurtuluş yolundaki tüm çabalarının ahlaki ön koşulu haline gelir.” Onun yazılarında da belirtildiği gibi anarşistler için işçilerin politik mücadelesi onların dayanışmayı örgütledikleri ekonomik ve sosyal yaşamlarından ayrıştırılamaz.

Bir sendika bürosu, anarşist örgüt toplantısı, komün/kolektif buluşması vb isimler altında bir araya gelen anarşistler, yaşamlarını mücadeleyle birleştirir ve bu alanları kolektif alan haline getirirler. Rocker’ın da yaşadığı ve mücadele ettiği Almanya’da 1910’lu yıllardan beri faaliyet yürüten “Özgür İşçiler Sendikası” FAU, bir mücadele geleneği olarak sendika örgütlerindeki özellikle eğitim/kültür birimlerini işçilerin sosyalliğini güçlendirecek ve dayanışmanın örgütlendiği bir zemin olarak kurgulamışlardır. Bu anarşist mücadele tarihindeki sayısız örnekten yalnızca biridir. Grevlere giden fabrikalardaki işçilerin bir araya geldiği ve yaşamsal ihtiyaçlarını ortaklaştırarak beraber çözüm aradığı birer komün haline gelmiştir. Anarşist tarihteki hemen her örgüt karşılıklı yardımlaşma, paylaşma ve dayanışma ilkelerini güçlendirecekleri bir örgüt yapısı benimsemişlerdir.

Karantinada Birbirine Yabancılaşmayan, Dikkatlice Dayanışmaya Sarılanlar

Anarşistler toplumsal hayatın merkezinde yer alan örgütlenmeler kurmaya yöneldikleri ve aslında kendini toplumdan soyutlamış aydınlar olarak değil de halkın kendisi olarak örgütlendikleri için afetlerde hızlıca hareket edebilmişlerdir. Devlet ise hem merkezi ve hantal yapısıyla bu gibi durumların üstesinden gelemez hem de aslında özü itibariyle dayanışma kurmak istemez. Çünkü artık normal zamanda sömürülenlerin daha fazla sömürelecek bir şeyi kalmadığı, hayatını kaybetmemeye çalıştığı bir yer haline gelmiştir burası.

Anarşist tarihte bu süreçlere dair pek çok pratik sergilenmiştir ve sergilenmeye devam etmektedir. Buna çok eski tarihli olmayan güçlü bir örnek vermek gerekirse, geçtiğimiz aylarda gazetemizde yer verdiğimiz 2005’te kurulan Ortak Taban Kolektifi’nden tekrar bahsetmek faydalı olabilir.

ABD’de Katrina kasırgası gerçekleştiğinde 2000’e yakın insan yaşamını yitirmiş, neredeyse 1 milyon insan evsiz kalmıştı. Devletin -benzeri pek çok örnekte olduğu gibi- insanların yaşamsal ihtiyaçlarının sorumluluğunu almayıp onları yalnız bıraktığı günlerde eski Kara Panterler üyesi Robert Hillary King ve anarşist Scott Crow, Ortak Taban Kolektifi’nin çalışmalarına başladılar. Kolektif -özellikle devletin umursamadığı yoksul mahallelere- su, yemek ve ilkyardım gibi öncelikli temel ihtiyaçların götürülmesini sağlamıştı. Devlet kuruluşlarının “ulaşamadıklarını” söylediklere yerlere bisikletle gidip tespitler yaparak harekete geçiyorlardı. Zaman içerisinde onbinlerce gönüllüsüyle kasırgaya karşı yaşamın yeniden yaratılmasını sağlayan Ortak Taban Kolektifi’nin düşünsel arka planında anarşist yöntemlerle örgütlenen bir dayanışma pratiği yatıyordu. Ortak Taban Kolektifi’nin koordinasyonunun yürütüldüğü yerlerde kapıda kocaman bir tabela asılıydı: “Hayırseverlik Değil Dayanışma!”

Bu mücadele deneyimiyle bugün afetlerde dayanışma pratikleri gerçekleştirilmeye devam etmektedir. Bu cümleleri oluşturduğumuz günlerde örneğin, Yunanistan’ın Kallithea bölgesinde devletin umursamadığı huzurevleri, çocuk bakım evleri gibi yerlere dayanışma kolileri bırakılmaya devam etmekte. Almanya’da Berlin şehrinde evsizler için 3 apartman dairesini işgal eden anarşistler, herkese “evde kal” çağrısı yapan devletin göçmenler ve evsizler için hiç bir çözüm üretmediğini ve asıl felaketin kapitalizm olduğunu belirterek işgallerine devam edeceklerini açıklıyor.

Coğrafyamızda da devrimci anarşistler salgın sürecinde krizi fırsata çevirmeye çalışan kapitalistlere karşı direnişi, hakları bu süreçte her zamankinden de çok gasp edilen işçilerle birlikte mücadeleyi, evlerine yiyecek götürmekte zorlanan yoksullar arasında mecburi olan dayanışma ilişkilerini örgütlemeyi sürdürüyor.

Zeynel Çuhadar

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 53.sayısında yayınlanmıştır.

The post Anarşist Gelenekte Paylaşma Dayanışma appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2020/05/05/57971/feed/ 0
Antropolojide Kropotkin Etkisi – Zeynel Çuhadar https://meydan1.org/2020/04/08/antropolojide-kropotkin-etkisi-zeynel-cuhadar/ https://meydan1.org/2020/04/08/antropolojide-kropotkin-etkisi-zeynel-cuhadar/#respond Wed, 08 Apr 2020 14:26:02 +0000 https://meydan.org/?p=56936 İnsan bilimlerinin gelişiminde evrim düşüncesinin açtığı çatlak bugün bütün argümanların tartışıldığı bir zeminde ilerlerken Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma’da ifade ettiği görüşler, bu alanda çalışma yapanlarca geri dönülen bir kaynak olmaya başladı. Gazetemizin önceki sayılarında yer verdiğimiz Michael Tomasello, Matt Ridley gibi yazarların bazı eserlerinde olduğu gibi “Sosyal Antropoloji ve İnsanın Kökeni”nde de Alan Barnard, Kropotkin’in fikirlerinden […]

The post Antropolojide Kropotkin Etkisi – Zeynel Çuhadar appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

İnsan bilimlerinin gelişiminde evrim düşüncesinin açtığı çatlak bugün bütün argümanların tartışıldığı bir zeminde ilerlerken Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma’da ifade ettiği görüşler, bu alanda çalışma yapanlarca geri dönülen bir kaynak olmaya başladı. Gazetemizin önceki sayılarında yer verdiğimiz Michael Tomasello, Matt Ridley gibi yazarların bazı eserlerinde olduğu gibi “Sosyal Antropoloji ve İnsanın Kökeni”nde de Alan Barnard, Kropotkin’in fikirlerinden ne denli etkilendiğini gösteriyor.

Güney Afrika antropolojisi üzerine yoğunlaşan, insanın ve dilin kökenine ilişkin çalışmalar üretmiş Alan Barnard’ın pek çok farklı çalışması olsa da şimdilik “Simgesel Düşüncenin Doğuşu” ve “Tarihöncesinde Dil” isimli eserleri Türkçe’ye kazandırıldı. Söz konusu araştırmalar bağlamında disiplinlerarası bir çalışmanın önemine vurgu yapan yazar, temelde insan kökeni araştırmalarında sosyal antropolojinin ne konularda işe yarayabileceğinden bahsediyor. Bunu yaparken de geçmişte insan kökenine ilişkin söz söylemiş yazarlardan teker teker bahsediyor ve söz konusu Kropotkin vurgusu tam da burada ortaya çıkıyor.

İnsan Bilimlerinde Anarşist Fikirlere Dönüş Nasıl Başladı?

Darwin’in bir bütün halinde şekillendirip bilimsel bir temele oturtarak dünyaya armağan ettiği evrim düşüncesi gelişirken özellikle dini topluluklar tarafından yoğun bir şiddetle karşılaştı. İnsanların kuyruksuz maymunlardan türediği görüşünü ilk ifade edenlerden biri olan Lucilio Vanini bu görüşü 1616’da açıkça ileri sürdüğü için 1619’da idam edilmişti.

Evrim gerçekliği zaman içerisinde dinin değil belki ancak devletlerin karşı koyamayacağı bir gerçeklik haline geldi. Özellikle Darwin takipçilerinin bir kısmı tarafından ileri sürülen Sosyal Darwinist fikirler akademide “evrimciliğin” tek gerçek yorumu olarak sunuldu. Aslen Darwin’e ait olmayan, Herbert Spencer’a ait olan “güçlü olanın hayatta kalması” fikri, Darwinciliğe yedirilmeye çalışıldı. Ancak yıllar öncesinde, Darwin hayatını kaybettikten sonraki erken süreçte olduğu gibi anarşistler evrimin esas devindiricisinin mücadele değil karşılıklı yardımlaşma olduğunu vurguladı.

Takip eden yıllarda, liberal teorisyenler tarafından çokça benimsenen Sosyal Darwinist fikirlerin faşist ideoloji vb. ile bütünleşmesi neticesinde yavaş yavaş bir geriye dönüş yaşanmaya başlandı. Kökleşmiş önyargılar kırıldı ve insan bilimlerinde yüz çevrilmiş eski kaynaklara geri dönülmeye başlandı, bu geriye dönüşte en çok başvurulan isimlerse “Karşılıklı Yardımlaşma” teorisini geliştiren Peter Kropotkin ve Elisee Reclus gibi anarşistler oldu.

Sosyal Antropoloji ve İnsanın Kökeni

Belki de Kropotkin’in de çokça yoğunlaştığı Buşmanlara ilişkin gözlemleriyle ilişkili olarak olacak ki Alan Barnard da bu isimlere rastlayanlardan biri olmuş. Kitabında “Kamusal Mülkiyet Trajedisi” başlıklı bölümde ele aldığı fikirler, vahşilerin “mülkiyetle” kurdukları ilişkiye yönelik dikkate değer yorumlara sahip. Barnard, insan kökeni araştırmalarında mülkiyet meselesini sorgularken sıkça liberal addedilen bir yazarın üstünde duruyor ve onun sosyalist olarak da anlaşılabilecek bir okumasını yapıyor. Bizim açımızdan önemli olan kısım ise bütün bu bakış açısının tümden hatalı olduğunu, sözkonusu arkaik toplulukları ya da vahşileri anlamak istiyorsak öncelikle yerel, komünal bir bakış açısı edinmemiz gerektiğini vurguladığı kısımda başlıyor.

İlkellerin ekonomisi hakkında düşünürken belli düşünme biçimlerimizi yeniden ele almamızı sağlayacak kavramlardan bahsediyor yazar. “Potlaç”a daha komünal bir alternatif olarak görebileceğimiz “hxano” denilen bir mekanizmayı değerlendiriyor ve onu bir “ilkel komünizm” düşüncesi olarak öne sürüyor. Barnard’ın anlatımıyla hxano, mülklerin yeniden dağıtımına uyarlanan etkin bir mekanizmadır ve bu mekanizmayı barındıran toplumu eşitlikçi kılar. Güney Afrika’daki kabilelerde gözlemlediği bu geleneğe göre tüketim malı olmayan her malzeme hxano’ya teslim edilir ve herkes buradan faydalanır.

Barnard’a göre “hxano bir ilkel komünizm düşüncesiyse potlaç da bir kök kapitalizm düşüncesidir.”

İlkellerin Bilinçli Bir Şekilde İlkel Kalışı

“Bizzat avcı toplayıcılar dünyayı çoğunlukla şu şekilde görür: Çevre, hayatın gereklerini yeterli miktarda içerir, böylece kişinin yaşam tarzı, karşılıklı yardımlaşma ve müşterek iyi niyet ilkelerini temel alır.”

Yakın zamanda çıkan kitabında James Scott’ın da üzerinde durduğu bir mesele daha Barnard’ın gündemine aldığı konulardan önemli bir tanesini oluşturuyor. İlkellerin avcı-toplayıcı yaşamda olan “bilinçli” ısrarı. Ünlü antropolog Sahlins’e gönderme yaparak ilkellerin yaşamında, pek çok anarşist tarafından üstünde durulan “boş zaman”a vurgu yapıyor. 1966’da Avcı İnsan Konferansı’nda Sahlins’ce dile getirilen “Eğer avcı toplayıcılar bir şeyi azamiye çıkaracaksa servetlerini değil boş zamanlarını azamiye çıkarır.” alıntısını yapıyor.

Alan Barnard, ekoloji bilincinin de aslında ilkeller arasındaki dünya kavrayışında mitsel ve ilişkisel olduğunu söyleyerek, bir anlamda bu bilinçli ilkel kalışı ekolojik uyumun garantörlerinden olarak görmemize katkı sağlıyor. Tıpkı Scott’ın yaptığı gibi Neolitik Döneme geçişin, bugünkü problemlerin temelinde yatan şey olabileceğini düşünüyor.

Barnard, toplum ve akrabalık arasındaki öncelik-sonralık konusunda Kropotkin’le hem fikir olmadığını söylese de kitabın sonlarına doğru evrensel akıl, toplum bilinci ne zaman başladı sorusu üzerine düşünürken yapısalcı geleneği tam anlamıyla reddedemediğini gözlemliyoruz.

Sözün özü, güncel tartışmalar çerçevesinde Alan Barnard’ın kitabı tıpkı diğer örneklerde olduğu gibi besleyici örnekler vermesinin yanında üzerine düşünülecek yeni sorulara da kapı aralıyor. Sosyal antropolojinin disiplinlerarası insanın kökeni araştırmalarının bir parçası olması gerektiği savunusunu ikna edici bir biçimde savunurken, ana akım kavrayışların ötesine uzanan çıkarımlara gerektiği değeri veren bir çalışma olarak karşımıza çıkıyor.

Zeynel Çuhadar

[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 52. sayısında yayınlanmıştır.

The post Antropolojide Kropotkin Etkisi – Zeynel Çuhadar appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2020/04/08/antropolojide-kropotkin-etkisi-zeynel-cuhadar/feed/ 0
Kropotkin ve Gençliğe Çağrısı https://meydan1.org/2020/04/08/kropotkin-ve-genclige-cagrisi/ https://meydan1.org/2020/04/08/kropotkin-ve-genclige-cagrisi/#respond Wed, 08 Apr 2020 13:27:27 +0000 https://meydan.org/?p=56932 Küreselleşmeyle neoliberal politikaların olumsuz etkilerinin ve milliyetçi muhafazakar ideolojilerin yükseldiği bir dönemde savaşı, nefreti ve yenilmişliği değil de paylaşma, dayanışma, yerellik, doğrudan eylem, doğrudan demokrasi ve özörgütlenme gibi kavramlarla yol alan bir teori ve pratik olan anarşizm, toplumsal yaşamı dönüştürmede giderek daha da büyük bir ihtiyaç haline geliyor. Çünkü anarşizm iktidarlı, bürokratik sistemlerin hantal düşünme […]

The post Kropotkin ve Gençliğe Çağrısı appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

Küreselleşmeyle neoliberal politikaların olumsuz etkilerinin ve milliyetçi muhafazakar ideolojilerin yükseldiği bir dönemde savaşı, nefreti ve yenilmişliği değil de paylaşma, dayanışma, yerellik, doğrudan eylem, doğrudan demokrasi ve özörgütlenme gibi kavramlarla yol alan bir teori ve pratik olan anarşizm, toplumsal yaşamı dönüştürmede giderek daha da büyük bir ihtiyaç haline geliyor. Çünkü anarşizm iktidarlı, bürokratik sistemlerin hantal düşünme biçimleri yerine yaratıcı pratiklerin içinde yeşermesine imkan sağlayarak sorunlara karşı temelden çözümün ipuçlarını veriyor.

Bugün anarşizmi düşünebilmemizi, konuşabilmemizi ve eyleyebilmemizi sağlayan büyük bir gelenek var. Bu geleneği bugünden bakarak anlayabilmek ve yorumlayabilmek, bu coğrafyada yaratılmakta olan anarşist gelenek için de önemli. Anarşizmin felsefesini ve örgütlülüğünü pekiştiren her bir kişinin önemli olduğunu düşünmek, yaşamıyla ve düşünceleriyle bugüne kadar ulaşan anarşist yoldaşlardan biri olan Kropotkin’i de anlamayı gerektiriyor.

Ayrıca sosyolojiden biyolojiye ekolojiden etiğe pek çok alanda yaşanan, doğayı ve toplumsalı anlayıp yorumlama çabalarının eksikliği, çok yönlü bir düşünür olan Kropotkin’e yüzümüzü dönmemizle sonuçlanıyor.

Kalemi kuvvetli bir bilim insanı olduğu kadar önemli bir politik ajitatör ve eylem insanı olan Kropotkin’in düşünceleriyle uyumlu pratikleri, yazdığı yazılara da yansıyor. Özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısından sonra artan gençlik hareketlerini ve günümüzde toplumsal hareketlerin halihazırda en dinamik kesimlerinden biri olan gençlik mücadelesini göz önünde bulundurursak, Kropotkin’in belki de içinden geçtiğimiz günleri öngörürcesine 1880’de yazdığı, -bilimsel toplumsal analizleri de içinde barındıran ajitatif metni- “Gençliğe Çağrı” büyük bir önem kazanıyor.

Gençlik mücadelesinin yaratıcı özelliği ile anarşist hareketin yaratıcı ve dönüştürücü doğal özelliğinin yakından ilişkili olduğunu iddia etmemizi sağlayacak bir metin olarak Gençliğe Çağrı bugün, biriken ve giderek büyüyen sorunlara karşı mücadeleye çağrıyı yinelediği ve mücadelenin yolunun tam ve doğru bir şekilde belirlemek gerektiğini anlatması sebebiyle önemli hale geliyor.

Kropotkin’i ve çağrısı anlamak için yayınladığımız bu yazıda doğal olarak Kropotkin’i, yaşamını, düşüncelerini, Kropotkin’in yazı dilini, çevirisini, kullandığı kavramları ve metnin edebi yönünün yanı sıra, çağrıda değindiği önemli noktaları da ele alacağız.

Evrimci Bir Devrimci Anarşist: P.A. Kropotkin’in Yaşamı

Kısaca aktaracak olursak, 1842-1921 yılları arasında yaşamış devrimci anarşist Kropotkin coğrafya, biyoloji, etik ve jeoloji alanlarında çalışmalar yapmış, devrimci anarşist düşünür ve bir eylem insanı.

Kropotkin, Rusya’da, soylu bir ailenin oğlu olarak doğdu. Soylu çocukların yetiştiği okuldan sonra Çar I. Nikola’nın dikkatini çekerek askeri akademiye girdi. Ardından Çar II. Alexander’ın 1863’teki Polonya Ayaklanması’nı bastırması üzerine çarlık düzenine karşı ilk eleştirileri başladı. Rus narodnik hareketinden olan Herzen’den etkilendi.

Kropotkin askeri okula hiçbir zaman ilgi duymadı. Askeri derslerden ziyade fizik, kimya, matematik ve coğrafya dersleriyle ilgilenerek kendisini bu yönde geliştirdi. Bu sebeplerden kaynaklı 1862’de Sibirya’da görev yapmak istediğini söyleyerek oraya gitti.

Kropotkin kayıkla, vapurla, atla ve yaya olarak toplam 70.000 kilometre yol katetti. Adı sanı olmayan halkların devletten uzak bir ortamda karşılıklı yardımlaşma ve dayanışma içinde yaşadıklarını fark etti. Devletin faaliyetinin toplumsal yaşamı desteklemekten ziyade engelleme olduğunu düşündü ve doğal afetlerin yoğunluğuna, çetin iklim koşulları ve yiyecek sıkıntısına rağmen küçük topluluklarda yaşayan insanların birbirleriyle gerçekleştirdiği dayanışmanın şehir ve devlet otoritesinin olduğu alanlara göre çok daha fazla olduğunu deneyimledi. Eklem bacaklılardan insanlara toplumsal anlamda iç içe ve uyumlu yaşayan, birbirleriyle dayanışma içinde olan toplulukların hayatta kalmaya yatkın olduğunu, barış içinde yaşadıklarını ve gelişkin etik değerlerinin olduğunu gördü.

Sadece evrime ve beşeri coğrafyaya yönelmedi, Alexander von Humboldt’un yanlış gösterdiği dağ kuşaklarını düzeltti ve Rus Coğrafya Derneği başta olmak üzere çeşitli dergilerde yazılar yayımladı.

Fiziksel coğrafyayı ve beşeri coğrafyayı birlikte analiz etme fırsatı bulduğu yolculuğu, “Geçmişte üzerine titrediğim devlet disiplinine olan inancımı Sibirya’da kaybettim. Artık anarşist olmaya hazırdım.” sözünün alt yapısı oluştu.

1867’de ordudan ayrılarak St. Petersburg’a dönen Kropotkin, Coğrafya Topluluğu için çalışmalar yaptı. Bu dönemde pek çok konuda okumalar yaparak kendini geliştirdi.

Paris Komünü’nün haberini aldığında heyecanlanan Kropotkin, Komün hakkında “Bu bir toplumsal devrimin habercisi; gelecek devrimlerin başlangıç noktası” diyerek Avrupa’ya gitmeyi düşündü. 1872’de, insanlar dünyanın her yerinde adaletsizliklerle karşı karşıyayken ve halklar mücadele ediyorken bilim yapmanın lüks olduğunu, doğrudan politik mücadele içerisinde olmanın gerekliliğini düşünüp Avrupa’ya geçti. Özgürlükçü sosyalistlerin, anarşistlerin Avrupa’daki hareket noktası haline gelmeye başlayan İsviçre’deki Jura Federasyonu’nu ziyaret edip, onlarla yakınlaştı. “Saat yapımcıları ile bir hafta geçirdikten sonra görüşlerim berraklaştı. Artık bir anarşisttim.” diyerek Jura Federasyonu’nun politik görüşlerinden, örgütlü ve anarşist pratiklerinden etkilendiğini belirtti.

Jura macerasının ardından Kropotkin, Rusya’ya, memleketine politik mücadele vermek için geri döndü. Narodnik hareketlerle tanıştı, 1873’te ilk politik bildirisini yazdı. Politik faaliyetler gerçekleştirdiği için 1874’te tutuklandı. Okumalarına hapishanede zor da olsa devam etmeyi başardı. Hapishanede geçirdiği seneler boyunca deneyimledikleri, onun hapishanelere ve cezalandırma sistemine karşı nefretini oluşturdu.

1876’da hapishane hastanesinde iken yoldaşlarının desteği ile kaçtı. Onun bu kaçışı Tomasello’nun Erdemin Kökenleri adlı kitabında mükemmel bir karşılıklı yardımlaşma örneği olarak anlatıldı.

Hapishaneden kaçırıldıktan sonra İskoçya, İngiltere ve oradan da İsviçre’ye geçti, 5 yıl burada mücadele etti. İsviçre’de kaldığı süreçte kendisi gibi devrimci anarşist bir coğrafyacı Reclus ile tanıştı. Onunla coğrafya çalışmaları yaptı. Reclus için ayrıca parantez açmak gerekir çünkü Reclus Paris Komünü’nde bizzat yer almış, devrimci hareketin içinde mücadele vermiş biri ve toplumsal ekoloji kavramının ve alanının oluşmasında önemli bir etkiye sahip toplumsal coğrafya kavramını ve anlayışını ortaya koymuş; insanın doğanın bir parçası olduğunu anlatan önemli bir coğrafyacıydı. Reclus’nün Nouvelle Géographie Universelle (Yeni Evrensel Coğrafya) adlı eserinin Sibirya ve Rusya Asyası’nı konu alan altıncı cildine İsviçre’de geçirdiği yıllarda Kropotkin’in de çok büyük katkısı oldu. Kropotkin’le Reclus’nün radikal coğrafya geleneğine olan katkısı, son dönemdeki canlanmaya kadar hep göz ardı edildi.

Kropotkin 1879’da Le Revolte (İsyan) gazetesinin kurulmasına katkı sağladı. 1882’de İkinci Enternasyonal’e katılmak üzereyken, Lyon’da yakalanıp tutuklandı. Dayanışma gösterdiği kadar önemli dayanışmalar da gören Kropotkin’e bir başka büyük dayanışma yine hapishanedeyken geldi. 1885’de hapishanede yazdığı yazıların yoldaşları tarafından bir araya getirilmesi sonucu Bir İsyancının Sözleri kitabı yayınlandı. Geliri Kropotkin’e dayanışma olarak gönderildi.

Rusya ve Fransa’daki hapishane günlerinden sonra hapishane ve ceza sistemini eleştiren Rus ve Fransız Hapishaneleri’nde kitabını yazdı. Modern hapishane sisteminin kritiğini, hapishanelerin rehabilite etmekten çok insanları kapatarak suçu yeniden ürettiğini Foucault’dan yıllar önce dile getirdi.

1886’da Victor Hugo ve evrim konusunda en çok tartıştığı Spencer gibi ünlü yazar ve düşünürlerin de içinde olduğu büyük toplumsal baskı nedeniyle serbest bırakıldı.

1886’da Londra’ya yerleşen Kropotkin, bu dönemde yüzlerce makale yazdı, bilimsel çalışmalarıyla giderek ün kazandı. Kraliyet Coğrafya Derneği’nin verdiği ziyafette kralın şerefine kadeh kaldırmadı, yine bu yıllarda Cambridge Üniversitesi coğrafya profesörlüğü ünvanını reddetti.

Eylemle propagandanın doğrudan bir eylemcisi değildi; daha çok “Tek bir gözü kara eylem koca devi zangır zangır titretmeye yetiyorsa; birlikte, umudu ete kemiğe büründürür gibi bir araya geldiğimizde, neden dizlerinin üzerine çökertmeyelim ki?” şeklinde düşünüyordu.

Fakat kralların, başkanların, imparatorların anarşistlerin suikastleri eylemleri yoluyla öldürülmeleri eylemlerine cephe de almadı. “Bireyler suçlu görülemezler. Çünkü dehşet verici koşullar, onları bu eylemlere sürükledi” dedi.

Devrim fikrinin yaşam bulması gerektiğine inanıyordu, devrimi evrim kadar insan toplumunun doğasına uygun buluyordu.

1890’ların sonuna doğru okyanusun ötesine geçti; Kanada ve ABD’de birçok konferans verdi, konuşmalar gerçekleştirdi. Bu dönem Kropotkin’in düşünsel anlamda büyük gelişimler gösterdiği, kitaplar yazdığı, dünyanın dört bir yanında değer gördüğü yıllar oldu.

Nasıl ki Kropotkin askerlik mesleğini bırakmış, Sibirya’dan dönmüş, orada edindiği deneyimler çerçevesinde kendisini geliştirdiği, bilimsel çalışmalar yaptığı esnada dünyada vuku bulan devrimci, büyük toplumsal dönüşümlerden etkinerek o hareketlere destek vermek için yaptığı çalışmalarını bıraktıysa; 1917’de de Rusya’da bir devrim olduğuna dair haberler aldığında da hiç düşünmeden yeteneğini, devrimin hizmetine sunmak için memleketinin yolunu tuttu. Fakat Rusya’ya büyük bir heyecanla gelen Kropotkin’in karşılaştığı devrim, umduğu gibi değildi. Gerçekleşen devrimin gidişatıyla ilgili olarak Lenin’le görüşmesine, defalarca ona taleplerini ve kaygılarını dile getirdiği mektuplar yazmasına rağmen görüşleri dikkate alınmadı.

Kropotkin Şubat 1921’de Rusya’da, -yaşlılığının da etkisiyle çabaları yetersiz kalınca bilimsel çalışmalarına devam ederken- Etik kitabını yazdığı süreçte yaşamını yitirdi. Kitabın ikinci cildi tamamlanamadan kaldı. Kropotkin’in cenaze töreni ise anarşistlerin Rusya’da kalabalık olarak yaptığı son eylem oldu. Bu tören sadece ünlü bir devrimci anarşiste son veda değil aynı zamanda devrimci dahi olsa tüm iktidarların yozlaşacağına ve devrime ihanet edeceğine yönelik büyük anarşist ilkenin bir kez daha haykırıldığı ve tüm iktidarlara karşı mücadelenin bitmeyeceğini gösteren büyük bir gövde gösterisiydi. Bu dönemden sonra da kimi anarşistler baskı altında tutuldu, hapishanelere gönderildi; kimileri de katledildi.

Kropotkin’in Önemli Eserleri

Yaşamını yitirse de yazdıklarıyla devrimci anarşist hareketler ve toplumsal eleştirel düşünceler tarihine nefes vermeye devam edecek olan Kropotkin’i, düşünceleriyle de anlamak gerekmektedir. Yaşamı boyunca farklı dillerde, yüzlerce makale ve birçok önemli kitap yazan Kropotkin’in temel düşüncelerini anlamada etkili olacak birkaç kitabından bahsetmek yeterli olacak diye düşünüyoruz.

Ekmeğin Fethi: Le Revolte dergisinde yayınlanan makalelerden ortaya çıkan Ekmeğin Fethi kitabı, anarşist komünizm ilkeleri üzerine bir toplumsal devrimin nasıl gerçekleştirileceğinin taslağını çizmeye çalışmaktadır. Uzmanlaşmaya, emeğin ücretlendirilmesine, kafa ve kol emeği ayrımının yapılmasına karşı “herkesten yeteneğine göre, herkese ihtiyacı kadar” ilkesini anlatmaya çalışılmıştır.

Tarlalar Fabrikalar Atölyeler: Bu kitapta Kropotkin üretim sürecinin desantralize edildiği bir biçim ve mekansallık kurgulamıştır. Ona göre merkeziyetçi üretimin sorunlarına karşı her bir birimin kendine yeter çeşitlenmiş üretimi, gereksiz pek çok harcamanın önüne geçecek ve herkes için gerçek “refah” ve “zenginlik” böylece yaşam bulacaktır.

Karşılıklı Yardımlaşma: Kropotkin’in ünlü bir evrimci ve bilim insanı olarak görülmesinde etkili olan Karşılıklı Yardımlaşma, eklem bacaklılardan modern insan toplumuna tüm topluluklar ve toplumlar içindeki ilişkinin doğasına inerek önemli tartışmalar açmıştır. Kropotkin’den önce hayvanlar arası karşılıklı yardımlaşma fikrini Goethe ve Kessler ileri sürse de bu fikrin tam ve detaylı bir şekilde ortaya çıkarılıp sistematikleştirilmesi Kropotkin ile olur. Kropotkin, Darwin’e karşı olarak değil evrim teorisinde bulunan “en güçlü şekilde adapte olan hayatta kalır” ilkesindeki güçlü olmayı “karşılıklı yardımlaşabilen türler” olarak yorumlamaktadır. Ayrıca bu teoride türlerin gelişimini sağlayan faktörün daha çok karşılıklı yardımlaşma olduğuna inanan Kropotkin, en toplumsal türün hayatta kalmasının daha mümkün olduğunu savunmaktadır. Evrimin en önemli faktörü olarak karşılıklı yardımlaşma teorisi, devletsizliği savunan anarşist düşüncelerin toplumsal yaşamın hangi ilkeler çerçevesinde ve nasıl örgütleneceğine dair en önemli dayanaklarından birisidir.

Etik: Karşılıklı yardımlaşma, toplumsallık ve adalet kavramlarından hareketle geliştirdiği gerçekçi, yeni bir ahlak felsefesi anlatımını yaptığı kitapta Kropotkin, evrimsel süreçte edindiğimiz toplumsal ilişki kurma yetimizi ahlaki davranışımızın kökeni olarak ilan etmektedir. Ve tümüyle bizi bu ilişki kurma biçimine iten doğanın, ilk etik öğretmemiz olduğunu söylemektedir. Toplumsal yaşamın bir türün fiziksel ve zihinsel gelişiminin yanı sıra etik alanında da gelişimine fırsat yaratacağını açıklamaktadır. Fakat bu anlayışıyla Kropotkin bundan önce yapılan toplumsal ahlak tanımlamalarının da dışına çıkmaktadır: “Ahlakçıların hep uygulamak istedikleri o hakkı reddediyoruz, tek tek bireyleri bir ideal adına sakatlamayı.”

Kropotkin’in Günümüzdeki Önemi

Anarşizmin bilimsel temellendirmelerle ilişkili bir toplumsal dönüşüm teorisi olarak görülmesinde katkıları olan Kropotkin’in, doğayı ve toplumları incelerken önemli bilgi sistematikleri kurduğunu iddia etmek yerinde olacaktır. Doğanın ve toplumun gelişimini, evrimini ele alırken ve bilim yaparkenki determinist olmayan, bütünsel bakış açısı hala canlı ve geçerliliği olan düşüncelerinin varlığının nedenidir.

Bugün Kropotkin’in düşüncelerinin yeniden önem kazanmasının ve özellikle sosyal bilimlerde yeniden canlanmasının nedeni de bahsettiğimiz yöntemsel özelliğinden kaynaklanmaktadır. Devletli komünizme dair öngörülerinde ortaya çıkan sonuçlar onun siyasi öngörülerini sağlamlaştırırken, karşılıklı yardımlaşmanın güçlü ilkeleri antropolojiden radikal coğrafyaya, davranışsal psikolojiden etiğe pek çok alandaki bilimsel öngörüleri ve tezlerinin de canlı ve geçerli olduğunu kanıtlamıştır.

Kısacası Kropotkin mekanı, doğayı, coğrafyayı ve insan toplumunu beraber incelerken dikkate alınması gereken bir konumdadır.

Anarşist antropoloji ve arkeoloji geleneğinin “otorite uygulanmasıyla düşmüş olan toplumların ahlaki düzeyini yükseltmek için özgür komünizm kurumlarına olan inancımızı tarihten alıyoruz.” şeklindeki söylemleri bu alanda Kropotkin’in ismini geçerli kılıyorsa, Tomasello’nun “İnsan Ahlakının Doğal Tarihi” ve Mat Ridley’in “Erdemin Kökenleri” kitaplarındaki Kropotkin referansları da günümüzdeki davranışsal psikoloji ve insan bilimlerindeki Kropotkin etkisini bizlere göstermektedir. Ayrıca Simon Springer gibi günümüz anarşist coğrafyacıların da radikal coğrafya alanında Kropotkin ve Reclus’e yönelik referansları bu alanda da Kropotkin’i hatırlatmakta, onu güncel tartışmalara cevap verir olduğunu göstermektedir.

Bu coğrafyacılar Kropotkin’in “Coğrafya Nasıl Olmalıdır?” makalesindeki öngörüyü, geçerli ve güçlü söylemle yöntemi bize hatırlatmaktadır: “Coğrafya, insanlık için değeri olan duyguları yaratma yollarını sağlayan bir bilim olmalı; ırkçılığa, savaşa ve baskılara karşı mücadele etmeli; cehalet, haddini bilmezlik ve egoizmden doğan yalanları dağıtabilmelidir”.

Metne Geçmeden Önce: “Çeviren İhanet Edendir” –

Kropotkin’in Gençliğe Çağrı metnini daha iyi anlayabilmek için metnin daha önce Türkçe’ye yapılan çevirisi ve metnin dilini ele almak istedik.

“Traduttore Traditore”

İtalyanca konuşulan coğrafyalardan doğan bu söz, bugün bütün dillerde kendi anlamını var etmiştir.

Dil, en basit tabiriyle iletişimimizi sağlayan ve düşüncelerimizi, duygularımızı, hislerimizi karşı tarafa aktarmamızı sağlayan araçtır. Her düşünür, ideoloji, topluluk vs. dile ve içindeki kelimelere ayrı anlamlar yükler; haliyle kelimeleri ve dili dönüştürür. Bu sebeple çok fazla kavramı veya kavramları kendi anlamlarını aşarak kullanan düşünürlerin eserlerini çevirmek zahmetli ve zor bir süreçtir. Çünkü bu çevirileri yapabilmek için, çevirmenin kendi diline ve kaynağın diline hakim olmasının yanı sıra düşünürün dönüştürdüğü, yeniden anlam verdiği veya ürettiği kavramlara da aşina olması gerekir.

Yaşadığımız coğrafyada konuştuğumuz dile çevrilen çoğu anarşist eser, bu yetkinliklerden uzak bir şekilde çevrilmiştir. Kropotkin’in Gençliğe Çağrı’sı da ne yazık ki bir istisna değildir. Anarşist metinlere özgü ayrı bir çeviri sıkıntısı da şuradan gelmektedir; çoğunlukla eski otoriter sosyalizm destekçisi marksistlerin askeri darbe sonrası anarşizmi “keşfetmesi” ile başlatılan çeviri süreçlerinde, eski alışkanlıklarından ve kelime dağarcıklarından vazgeçmemeleridir. Bu hem anlamda kayma hem anarşistlerin kullandığı kavramları bilerek veya bilmeyerek tahrip etmeleri anlamına gelir.

Metnin çevirisinde gördüğümüz ve öne çıkan sıkıntıları iki ayrı kategoriye ayırabiliriz: Teknik ve içerik.

Teknik anlamda söylenecek şeylerin başında metnin dili geliyor. Çevirinin dili sürekli salınıyor, öz türkçe felsefi kavram kullanımından –bulunç bunun en öne çıkan örneklerindendi- hemen sonra Osmanlıca sayılabilecek kavramlar gözü ve kulağı tırmalıyor -eşhaş kelimesi-. Metnin diliyle ilgili bir diğer sıkıntı ise Fransızca’nın uzun cümle kurmaya elverişli yapısını Türkçe’nin uzun cümle yapısına uyarlanmadan direkt olarak çevrilmesidir.

Orijinal metinde olan bir cümlenin de Türkçe’ye çevrilirken “unutulduğunu” hatırlatmamız gerekiyor. Hem cümle yapısı hem kelime seçimleri tutarsız ve Türkçe’ye uyumsuz olduğundan, aslında çok sade ve heyecan dolu bir metin yerini okuması oldukça zor bir metne bırakmış.

Öncelikle metinde sıklıkla geçen “ruh” ve “yürek” sözcüklerinin iyi anlaşılabilmesi, metnin hakkıyla okunabilmesi için gerekli. Kropotkin’in kullandığı ruh kavramı, felsefede sıklıkla kullanılan, Hegelci bir “ruh” değildir. Kropotkin’in “ruh” kavramı, Aydınlanmacıların “akıl” kavramına benzer ve onu aşar. Her şeyi anlamlandırabilen “akıl”, Kropotkin’de düşüncenin soluk ışığından kurtularak, taraf seçme özelliğini/zorunluluğunu da kendine katarak “ruh”a dönüşür. Yürek ise coğrafyamızda da hakim olan anlamıyla yani cesaret ve tutkuyla eşdeğer kullanılmıştır.

Metnin yazıldığı dönemde “sosyalizm” kavramı henüz Marksistler tarafından işgal edilmemişti. Devrimler tarihinde görülen, Kronştadt’ın insan onuruna sığmayacak şekilde bastırılması, Mahnovist Kara Ordu’nun Kızıl Ordu tarafından arkasından vurulması, İberya devriminde bütün dünya faşistlerinin desteklediği Franco karşısında SSCB’nin tutumu gibi olayların hiçbiri henüz yaşanmamıştı. O zamanlar sosyalizm, içindeki bütün hatlarıyla toplumcu mücadeleyi anlatmak için kullanılıyordu. Kropotkin de bu hatları kabaca otoriter ve özgürlükçü olarak ikiye ayırırsak, sosyalizmi “özgürlükçü sosyalizm”i anlatmak için kullanıyor. Özgürlükçü sosyalizm, bugün hâlâ özellikle Avrupa kıtasında anarşizm ile eş anlamlı kullanılıyor. Metindeki sosyalizm gördüğünüz her yerin üstünü çizip yerine anarşizm yazıp okuyabilirsiniz, herhangi bir anlam karmaşası olmayacaktır.

Metinde vurgusu yapılsa da önemli kavramlardan biri olan “adalet”i tekrar etmekte fayda var. Adalet, günümüzde sıkça kullanılan hatta partilerin isimlerinde yer alan “adalet”ten farklıdır. Kropotkin’in “adalet”i, yasal olanla alakalı değildir. Çoğu zaman yasallık, adaletin değil tam tersine adaletsizliğin temelini oluşturur. Buradaki adalet, yasal olan değil insanın doğasına uygun olarak meşru olandır. Metinden örneklendirirsek yasa aksini söylese de grev yapan işçilerin yanında durmak adalettir.

Bahsedeceğimiz en son kavram, Kropotkin’in en önemli eserlerinden biri olan Ekmeğin Fethi’nin merkezini oluşturacak kadar değerli olan “ekmek”. Ekmek kavramını anlamak için tıpkı sosyalizm kavramı gibi o dönemin koşullarına hakim olmak gerekir. İş sahibi ve sağlıklı bir işçi kanını ve kemiğini verdiği işinden kazandığı parayla –ki çoğu zaman bu para ya geç gelir ya da gelmez- ailesini doyuramıyor. Ekmek o yüzden temel gıda malzemesi olarak bu aileleri hayatta tutmaya yarayan besinleri. Temel anlamının yanında “ekmek” karnının doyması, barınabilmek, korkmadan ve gelecekten endişe etmeden yaşamayı sağlayacak nesnel koşullar bütünü için de kullanılıyor.

Gençliğe Çağrı

Kropotkin, Gençliğe Çağrı metnini 1880 yılında kaleme alır. Kropotkin’in çok da genç olmadığı bir yaştan bahsediyorsak da onun, çağrısında yaşlı bir kişinin kendinden gençlere nasihat edermişçesine konuşmadığını baştan söylemek gerekir. Aksine, metni okuyan herkesin anlayacağı üzere Kropotkin gençlere seslenirken kendisi de gençtir ve bir gencin yüreğinde taşıdığı heyecanla başlar sözlerine. Bunu, okuduğumuz her bir cümlede görebilir, hatta hissedebiliriz. Ancak “Gençliğe Çağrı” yalnızca bizlerde uyandırdığı hislerle de sınırlı kalmaz, aynı zamanda Kropotkin’in yaşadığı döneme dair gözlemleriyle bezenen ve yüzyılı aşkın süredir geçerliliğini koruyan teorik bir metindir; çağrıya kulak vermenin bir önemi de buradadır. İçinde bulunduğu yüzyılı sarsmış birçok teorinin bile çöktüğü günümüzde “Gençliğe Çağrı” tespitlerdeki tutarlılığıyla ve sorun edindiği şeye ürettiği çözümlerle karşımızda durmaktadır.

Bu Çağrı Neden Gençliğe?

1800’lerin dünyasında “çağrı”nın önemli bir yeri vardır. Halkın ezildikçe ezildiği, ezenlerin ise ezilenlerin sırtından geçindiği bir yüzyılın sonunda devrimci mücadele dünyanın dört bir yanında yükselir ve devrimciler bütün ezilenleri, özellikle de işçileri, ezenler karşısında örgütlenmeye çağırır.

Kropotkin’in kaleme aldığı çağrı ise kendi yüzyılı içinde bile farklı bir karakter taşımaktadır. Kropotkin tüm ezilenlerin sesinden yükselen çağrıyı o dönem ezilmişliğiyle göz önünde olmayan, farklı bir kategori olarak pek görülmeyen gençlere yapmıştır. Çağrının neden gençlere yapıldığı ise metnin girişinde kendisini açık eder: “On sekiz ya da yirmi yaşında olduğunuzu, öğreniminizi ya da çıraklığınızı tamamladığınızı ve hayata henüz başlayacağınızı farz ediyorum. Sizi bastırmak için uydurulan batıl inançlardan arınmış bir aklınızın olduğunu, şeytandan korkmadığınızı, rahiplerin ve devlet adamlarının yalanlarını, boş laflarını dikkate almadığınızı varsayıyorum… Daha bu yaşta ne pahasına olursa olsun sadece kendi sefasını düşünen ve çürümekte olan toplumun yitip giden ürünleri olan züppelerden biri olmadığınızı, tersine yüreğinizi tam da olması gereken yere koyduğunuzu varsayıyor; bu nedenle sizinle konuşuyorum.”

Bu kısımda yer alan bir ifade önemlidir: “hayata henüz başlamak.” Kropotkin’in çağrısı gençleredir çünkü gençler devletin, patronların, dinin yalanlarıyla henüz çürütülmemiştir. Ancak aynı zamanda genç hayatın öyle bir noktasında durmaktadır ki bu nokta bir yol ayrımı anlamına gelir; ya kendisinden önce çürüyenler gibi yalanların bir parçası olarak, kendi çıkarlarını korumak adına ahlaki olarak çürüyecek ya da ne olursa olsun yaşamı boyunca karşılaştığı bütün yol ayrımlarında şimdi yaptığı gibi “adaletli” olanı seçecektir.

Kropotkin, yine metnin girişinde, “…yaşlılar (yürekte ve ruhta yaşlılar elbette) kendilerine hiçbir şey söylemeyecek bu satırlarla boş yere gözlerini yormaksızın bu kitabı bir yana bıraksınlar.” dediğinde de kastettiği ayrım budur. Kropotkin’in çağrısı yol ayrımında çürümeyi seçmiş, seçtiği yolda yürürken umutsuzluğa kapılarak “böyle gelmiş böyle gider”cilere değildir; çünkü onlar adaletsizlikleri görmemek için kendilerini kandırdıkları yalanlarla bu çağrıya da bir kılıf bulur ve yaşamlarını sürdürürler. Ona göre bu sözlerin ancak, ruhta ve yürekte genç olanlar için bir anlamı olabilir.

Kropotkin’in Düşüncesinde Yol Ayrımı

Çağrı metninin dayandığı temel, Kropotkin’in birçok kitabında bahsettiği temel düşüncelerden ayrı değildir. Hatta onlarla bütünlüklü halde düşünülünce esas anlamı ortaya çıkar.

Kropotkin, insanlık tarihinin iki farklı eğilimle şekillendiğini düşünür: Özgürlükçülük ve otoriteryenlik. Bu eğilim, yalnızca şartları belirleyen iktidarlar tarafından değil, kendi şartlarını oluşturma etkisine sahip bireyler tarafından da belirlenir. Metinden hareketle, bir meslek özgürlükçü eğilimle de otoriter eğilimle de gerçekleştirilebilmektedir. Kişi, elinde bulunan bir aracı adaleti sağlamak için de kullanabilir, adaletsizliği yol açmak için de… Kropotkin çağrı boyunca iyi bir edebiyatçı gibi betimlediği 1880’in sokaklarında ve evlerinde bu iki eğilim arasında bir karara varmak üzere şu soruyla karşımıza çıkar: “Pekâlâ, ne yapacaksınız?”

Pekala, Ne Yapacaksınız?

Gençliğe çağrı, iki farklı yaşamın içinde doğmuş çocukların gençlik dönemlerine dair varsayımlarla yazılır. İlki kendi ilgilerine, yeteneklerine yoğunlaşabileceği bir öğrenim görmüş, burjuva bir anne-babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve bulunduğu yol ayrımında sistemde “kafa emeği”ni icra edecek gençler. İkincisiyse yaşamını sürdürebilme gayesi sebebiyle hiçbir zaman kendisinin ilgilerine ve yeteneklerine yoğunlaşamamış, çocukluğundan itibaren hep çalışmak zorunda kalmış, işçi anne-babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve bulunduğu yol ayrımında sistemde “kol emeği”ni icra edecek gençler. Kropotkin birbirinin zıt kutuplarında, birbirinden apayrı görünen iki yaşamı aynı soruda bir araya getirir.

Metin boyunca farklı sokaklarda, farklı üniformaların içinde, farklı uğraşlar arasında buluruz kendimizi. Kropotkin varsayımlar üzerine kurduğu örneklendirmeleri iyi bir betimlemeyle, dönemin toplumsal yapısına ve ruhuna ayna tutacak şekilde yazmıştır.

İlk varsayımı doktorlar üzerinedir. Diyelim ki doktorsunuz… “Günün birinde iş tulumlu bir adam, bir hastayı görmeniz için sizin yanınıza gelecek ve sizi -karşılıklı komşuların gelip geçenin başları üzerinden neredeyse el ele değebildikleri- o daracık sokaklardan birine götürecek. Işığı titrek bir lambayla aydınlanan boğucu bir ortama gireceksiniz. Oldukça pis haldeki iki, üç, dört, beş kat merdiven çıktıktan sonra hasta kadını, soğuk ve karanlık bir odada, kirli bir paçavranın kapladığı bir paletin üstünde uzanmış halde bulacaksınız. Soluk, morarmış çocuklar ince giysilerinin içinde titreyerek oturuyor, gözlerini dört açmış bakıyorlar. Kadının eşi, hayatı boyunca ne olursa olsun günde on iki on üç saat çalışmış, son üç aydırsa işsiz.”

Paragrafın devamında betimlenen ev karşımıza “Peki şimdi ne yapacaksın?” sorusuyla çıkar. Bu sorunun nedeni ise açıktır. Hasta kadının hastalık sebebi yaşadığı yoksul hayattır ve muhtemelen yapılacak herhangi bir teşhis, önerilecek herhangi bir ilaç, yazılacak herhangi bir reçete onu sağlığına asla kavuşturamaz. Onu hasta eden şartlar var olduğu sürece, hastalık da var olacaktır. Üstelik bu ev, bir doktor için gittiği birçok evden yalnızca birisidir. Yoksulların hastalıklarına şahit olduğu gibi zenginlerin de “milyonda bir görülen” hastalıklarına şahit olacak ve bu iki yaşam arasındaki adaletsizliği gözlerini bağlamadıysa fark edecektir.

Bir başka varsayım, hukukçular içindir. Diyelim ki hukukçusunuz: “İşte bir diğer olay… Günün birinde adamın biri Paris’te bir kasabın çevresinde dolanıp durmakta. Derken bifteği kaptığı gibi kaçmaya koyulur. Lakin adam yakalanır, sorgulanır. İşsiz biri olduğu ve ailesinin dört gündür yiyecek hiçbir şeyinin olmadığı öğrenilir. Kasaptan adamı bırakması ve şikâyetçi olmaması istenir; ne var ki kasap ille de adaletin tecellisini ister. İşsiz hakkında dava açılır ve işsiz 6 ay hapse mahkûm edilir. Ne yaparsınız ki şu kör Themis bunu böyle istiyor işte. Ve bilinciniz -benzeri mahkumiyetlere her gün karar verildiğini görerek- bu topluma ve bu yasaya karşı isyan etmeyecek, öyle mi?!”

Bu örnek Kropotkin’in bu bölümde verdiği üç örnekten biridir. Örneklerin her birinde genç hukukçuya yasanın adalet demek olmadığını göstermeye çalışır. Aksine devletin ve hukukun her zaman güçlü olanı koruduğunu, adaletsizlik demek olduğunu gözler önüne serer. Gerçekten de verdiği her bir örnekte yasanın suçlu ilan ettiği kimseler, ezilenler olur. Köylü ve toprak ağasının çatışmasında köylü, işçi ve patronun çatışmasında işçi, işsiz ve zengin çatışmasında işsiz olmuştur. Kropotkin’e göre bunlar bir tesadüf değildir elbette. Genç bir hukukçunun karşısındaki soru onun seçeceği yolu belirleyecektir: Peki şimdi ne yapacaksın?

Yasanın adalet demek olmadığını görürken, yasaları çiğnemek pahasına -bu mesleği edinirken söylediğin gibi- “adaletin” peşinden mi gideceksin? Yoksa adaletsiz olduğunu bildiğin halde herkes gibi yasalara uyarak ezilenlere “suçlu” olduklarını mı anlatacaksın?

Benzer şekilde mühendislere de seslenir Kropotkin. Bir demiryolu yapımını örnek verir, kendimizi bütün enerjimizle o yol çalışmasının içinde bir parça olarak buluruz. Ancak yol çalışması bittiğinde demiryolundan geçen araçların devletin silahlarını taşıdığını, savaş araçlarının geçmesi için yolu yaptığımızı görmüş oluruz.

Kropotkin’in varsayımda bulunduğu bu üç alan diğer alanlardan bir yönüyle farklı denebilir. Çünkü tıp ve hukuk, ezilenlerin yaşamında doğrudan yeri olan iki alandır. Mühendislik ise ezilenlerin yaşam alanlarını yok ederek ezenler için yaşam alanı var edebilmektedir. Buraların içine girildiğinde ezen ile ezilen arasındaki adaletsizliğin nasıl da sürüp gittiği gözler önündedir. Ancak sonraki iki varsayımında durum farklılaşır. Ezilenlerin yaşamına doğrudan teması olmayan iki alandaki gençlere seslenir Kropotkin. Bu alanlardan ilki bilim, ikincisi sanattır. İlk olarak genç bilim insanına seslenerek, ustaca bir benzetmeyle, ona ne için bu alanda çalışmayı seçtiğini sorar: “Gökbilimci, fizikçi ve kimyacı gibi kendimizi saf bilime verelim. Bunlar sadece gelecek nesiller için verimli işlerdir. Bu, doğanın gizemlerinin incelenmesinin ve düşünsel yeteneklerimizin kullanılmasının bize verecekleri -kuşkusuz çok büyük- bir haz olmayacak mı düpedüz?.. O zaman ben de yaşamını hoşça geçirmek gayesiyle bilimi kendine iş edinen bilgini, bir ayyaştan, o da doğrudan hazzı aramaktan başka bir şey yapmayan ve bunu şarap kadehinde bulan bir sarhoştan neyin ayırdığını soracağım size… Bilge, hazlarının kaynağını kuşkusuz daha iyi seçmiş, zira kaynağı ona daha yoğun ve uzun süreli hazlar sağlıyor, hepsi bu! Her ikisi de, bilge de ayyaş da, aynı bencil amacı, kişisel haz amacını güdüyorlar.”

Bu benzetme, Kropotkin’in alaycı tavrını da ortaya koyar. Metni okurken onun genç birisi için fazlaca acımasız bir üslubu olduğunu düşünürüz. Öyle ki bilimi uğraş edinmiş bir gençle ayyaşı aynı kefeye koyması bizi rahatsız edebilir. Burada Kropotkin’in bunu özellikle tercih ettiğini söylemek yerindedir. Acımasız şekilde alaya aldığı, hatta küçümsediği, sivri biçimde eleştirdiği şey bencillik ve iki yüzlülüktür. Ona göre adaletsizliği yaratanlar yalnızca kendi çıkarları ve hayatı peşinde koşanlardır. Onlar, gördükleri adaletsizlikleri görmemek için kendilerini safsatalarla kandıranlardır. Benzetmenin hemen ardından konuşmayı farklı yönde sürdürür: “Fakat hayır, istediğiniz bu bencil yaşam değil. Bilim için çalışmaktan insanlık için çalışmayı anlıyorsunuz.” der.

Bununla da kalmaz, Kropotkin’in düşüncesinde yalnızca kişinin “iyi” bir amaçla yola koyulmuş olması yetmemektedir. Aynı zamanda içinde bulunulan durumun da sorgulanması ve ondaki “kötü” yanların da ortaya konması gerekir. Kropotkin’e göre insanlığa hizmet etmek için bilimle uğraşmaya kalkışan her kimse, yalnızca kendisini kandırmakla yetinmiş olacaktır. Bilim insanının önünde sorular ardışık olarak sıralanır. Yüce bir istekle hizmet ettiğimiz “insanlık” nedir?

Kropotkin insanlığa hizmet için bilimle uğraşacak gençlere cevabı vermekte gecikmez. Bilim çevrelerinde pek kabul gören, meşhur “insanlık” dedikleri şey, gerçekte toplumun onda birinden başka bir şey değildir. Çünkü sistem öyle bir haldedir ki bilgiye ulaşmak, bilgi üretmek, bilgiyi işlemek yalnızca bir grup azınlığın eline kalmıştır. Üstelik bu azınlığın ürettiği hiçbir bilgi, ezilenlerin yaşamında daha fazla sömürü dışında bir anlam da taşımaz. Kropotkin bu bölümde çok fazla örnek verir ve dahası etrafına dikkatlice bakan herkes için örneklerin sınırsız olduğunu söyler. Bilginin herkes için erişilemez olduğunu görmemek için gözlerimizin bağlanmış olması gerekir.

“Peki öyleyse ne yapacaksın?” sorusu tekrar karşımıza çıkmış olur. Bilgi üretmemekte midir çözüm? Kropotkin yine cevabı vermekte hızlı davranır: “Şu anda söz konusu olan, bilimsel gerçekleri ve keşifleri üst üste yığıp biriktirmek değil artık. Önemli olan, bilim tarafından kazandırılmış gerçekleri yaymak, onları hayata geçirmek ve onlardan ortak bir alan oluşturmaktır her şeyden önce. Önemli olan, bunu herkesin, bütün insanlığın onları özümsemeye ve uygulamaya yetenekli hale geleceği biçimde yapmaktır, bilim artık bir lüks olmaktan çıkmalı ve herkesin yaşamının bir temeli haline gelmelidir. Adalet bunu böyle gerektiriyor.”

Bilim insanlarıyla benzer bir yerden ele aldığı “sanatçı” varsayımına geçelim. Diyelim ki sanatçısınız: Kropotkin sanatı ele alırken onda bulunan ruha dikkat çeker. Bu ruh, yaratıcı ruhtur ve özgürdür. Sanatçı ise bu özgür ve yaratıcı eylemi gerçekleştirmesi yönüyle ondaki özellikleri barındırır. Ancak sanat, bayağılaşmakta ve yozlaşmaktadır. Sadece kendisi değil, sanatçı da bu yozlaşmanın ve bayağılaşmanın kurbanı olur. Özgür olmayan bir toplumda, özgür olmayan bir sanatçının, sanatını özgürce gerçekleştirmesi de beklenemez. Kropotkin onlara da şöyle seslenir: “…Fakat yüreğiniz insanlığınkiyle beraber çarpıyorsa ve gerçek bir şair olarak yaşamı duymak için bir kulağınız varsa o zaman çevrenizde dalga dalga kabaran şu acılar okyanusunun karşısında … duracak ve güzelin, soylunun kısacası yaşamın gelecek uğruna, insanlık ve adalet uğruna mücadele edenlerin yani ezilenlerin yanında saf tutacaksınız!”

Düşüncede ve Eylemde Tutarlı Olmak

Kropotkin doktorlara, hukukçulara, mühendislere, bilim insanlarına, sanatçılara seslenirken her bir uğraş için farklı örneklerle karşılaşmış olsak da hepsinin birbiriyle kurduğu teması görmek, çağrıyı anlamak için faydalıdır. “Gençliğe Çağrı” daha çok toplumdan bireye doğru şekillenen, yönelen bir metindir. Toplumsal ilişki biçimleri, sistemler, adaletsizlikler, yozlaşma gözlemlenmiş ve bireyin tüm bunlar içinde nasıl bir konumda kendisini var edeceği tartışılıyordur. Ancak hem örneklerin birbiriyle temas kurduğu hem de Kropotkin’in dikkat çektiği bir nokta daha vardır: Düşüncede ve eylemde tutarlılık.

Kropotkin bu noktayı, bireyle alakalı bir mesele olarak karşımıza koyar. Dikkatle okunduğunda “Pekala, ne yapacaksın?” sorusu da yalnızca toplum içinde bireyin nasıl konumlanacağına dair bir soru olmaktan çıkar. “Birey olarak kendini nasıl tamamlayacaksın?” sorusuna yakınlaşır.

Kropotkin’in düşüncesinde birey bütünlüklü olmalıdır. Bu bütünlüğün sağlanması ise bireyin düşündüğü şekilde eylemesiyle mümkündür. Her bir örnekte Kropotkin gençlere adaletsizliğin açığa çıktığı yerleri işaret etmiştir, haliyle metni okuyan bir genç artık adaletsizlikleri fark eder durumdadır. Çünkü yaşanan bir durumu adaletsiz olarak nitelemek, onun adaletsiz olduğuna karar vermiş olmak, bu şekilde düşünmüş olmak demektir. Bu, bir tür lanetlenmedir denilebilir. Çünkü bireyin zihninde yer eden bu düşünce ona yönelik bir eylemde bulunmasını da gerektirir. Bu eylem hiç değilse, adaletsizliğin “kötü” olduğunu varsayan bir zihnin adaletsizlik yapmamasındadır, adaletli olmasındadır.

Bu tabi ki kolay değildir. Kropotkin’e göre safsatalarla kendisini kandırmış, kendi çıkarları peşinde koşan hiç kimse bu bütünlüğe erişememektedir. Ancak bu, aynı zamanda, herkesin istediğinde gerçekleştirebileceği bir bütünlüktür. Yalnızca istemek ve göze almak gerekir. Bu yolun kolay olmadığının, düşünce ve eylemde tutarlı olanların devlet tarafından nasıl da tehlike olarak görüldüğünün o da farkındadır. Bunu en iyi şekilde, öğretmen varsayımıyla anlatabiliriz: “Herkes için yaygın, geniş ve insanca eğitim isteyecek, ama bunun bugünkü koşullarda ne okulda ne okul dışında olanaksız olduğunu görerek burjuva toplumun bizzat temellerine saldıracak, bu temelleri eleştireceksiniz. O zaman bakanlık tarafından açığa alınmış olacağınızdan, okulu terk edecek ve gelip aramıza katılacaksınız; bizimle birlikte bilginin çekiciliğini, insanlığın olması gereken halini ve ne olabileceğini, yetişkin ama sizden daha az bilgili insanlara anlatacaksınız. Bugünkü düzenin eşit, dayanışma ve özgürlük yönünde eksiksiz dönüşümünde sosyalistlerle birlikte çalışmaya başlayacaksınız.”

Eylemin Düşünceyle Uyumlu Olduğu Bir İş

Kropotkin metnin bu kısmına kadar halen cevaplanmamış bir soru olduğunu bilir. Bu soru, çağrıya kulak vermekle beraber nasıl bir yol izleyeceğini bilmeyen kişinin sorusudur. Haklı da bir sorudur. Çünkü Kropotkin buraya kadar, bugüne dek görmediğimiz, görsek dahi üzerine kafa yormadığımız, kendimizi bir parçası olarak görmediğimiz “adaletsizlik”i açıkça ortaya koymakla yetinir. Bireyin düşüncede ve eylemde bütünlüklü olması bile karşılaşacağı zorluklarla beraber düşünüldüğünde bazılarımız için oldukça soyut kalabilir. Bu noktada Kropotkin lafı fazla uzatmaya niyeti olmadığını belirterek “eylemin düşünceyle uyumlu olduğu bir iş” önerir bizlere. Bu iş, tabi ki devrimci olmakla tamamlanabilir. Metnin devamında devrimci olmanın adaletsizlikler karşısında adaletin safını tutmak; iktidarın karşısına halk olarak dikilmek ve iktidarı yok etmek anlamına geldiğini görürüz.

Halkın Gençlerine

Kropotkin, “halk” üzerinde özellikle durur. “Bir avuç insansınız” diyerek göz korkutmaya, inanç kırmaya çalışanlara ve umutlarıyla yola çıkmış genç devrimcilere hatırlatır: “Bize, bir avuç olduğumuzu, hedeflediğimiz bu devasa amaca ulaşmak için haddinden fazla zayıf olduğumuzu söylemek için gelmeyin. Bizi, adaletsizlikler yüzünden acı çekenleri bir sayalım bakalım kaç kişiyiz… Başkaları için çalışan ve has buğdayı efendilere bırakmak için yulaf ekmeği yiyip yulaf çorbası içen biz köylüler milyonlarca canız; halk denen olguyu tek başımıza oluşturacak kadar kalabalığız. Yırtık pırtık kıyafet giyinmek için ipekli kumaşları ve yumuşacık kadifeleri dokuyan biz işçiler de çok kalabalığız, fabrika düdükleri kısa bir mola yapmamıza izin verdiklerinde uğuldayan bir deniz misali meydanları ve sokakları sel gibi istila edip dolduruyoruz. Sopa zoruyla güdülen biz askerlere; subaylarının göğüslerini nişanlarla süslemek, omuzlarına bir iki yıldız, bir iki apolet daha eklemek için mermilere hedef olan bizlere, bugüne kadar hep kardeşlerine kıymış olan biz şu zavallı aptallara da bize emreden birkaç omzu kalabalığın bet benizlerinin attığını görmek için onlardan yüzümüzü çevirmemiz, silahlarımızı da onlara çevirmemiz yetecektir. Acı çeken ve hakaret edilen bizler, hepimiz, çok büyük bir topluluğuz. Her şeyi yutacak, sularına gömecek bir iradeye sahip olduğumuz andan itibaren adaletin gerçekleşmesi için kısa bir zaman yeter bize.”

Ve son bölümde halkın gençlerine seslenir. Halkın gençleri, “Gençliğe Çağrı”da seslenilen iki genç grubundan biridir. Kropotkin, diğer bölümün aksine bu bölümü çok uzatmaya gerek görmediğini belirtir. Çünkü halkın gençlerine -halkın gençleri, hayatı boyunca çalışmak zorunda kalmış ezilenlerdir- adaletsizlikleri göstermeye ihtiyaç yoktur. Onlar ki bu adaletsizlikler içinde çocukluğunu geçirmiş ve adaletsizliği yaşamışlardır. Çalıştığı işte, oynadığı oyunda, giydiği elbiselerde, insanlarla kurduğu ilişkilerde… Adaletsizliğin ne olduğunu iyi bilirler. Kropotkin onlara yalnız bir şey için seslenmek ister: Cesaret! Halkın gençlerinin ihtiyacı olan, ailesinin ve kendisinin katlanmak zorunda olduğu yoksulluk ve sömürü sisteminden kurtulmak için cesaret etmesidir. Bu cesaret ise ancak kendisi gibi milyonlarca ezilenin olduğunu görmekle mümkündür.

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 52. sayısında yayınlanmıştır.

The post Kropotkin ve Gençliğe Çağrısı appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2020/04/08/kropotkin-ve-genclige-cagrisi/feed/ 0
Kropotkin İstanbul Duvarlarında: Gençliği Çağırıyor https://meydan1.org/2019/12/18/kropotkin-istanbul-duvarlarinda-gencligi-cagiriyor/ https://meydan1.org/2019/12/18/kropotkin-istanbul-duvarlarinda-gencligi-cagiriyor/#respond Wed, 18 Dec 2019 10:09:43 +0000 https://meydan.org/?p=52414 Anarşist düşünür Pyotr Kropotkin Kartal’dan Bakırköy’e İstanbul’un duvarlarından bize bakıyor. Anarşist Gençlik, 21 Aralık Cumartesi günü Kropotkin’in 1880’de kaleme aldığı “Gençliğe Çağrı” metninden hareketle gençlik mücadelesine çağıran bir etkinlik düzenliyor. Coğrafya, evrim, biyoloji ve etik gibi alanlardaki bilimsel çalışmalarının yanı sıra devrimci anarşist perspektifiyle ortaya koyduğu önemli ekonomik ve siyasi teorileriyle bildiğimiz Kropotkin’in yazdığı metin […]

The post Kropotkin İstanbul Duvarlarında: Gençliği Çağırıyor appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

Anarşist düşünür Pyotr Kropotkin Kartal’dan Bakırköy’e İstanbul’un duvarlarından bize bakıyor.

Anarşist Gençlik, 21 Aralık Cumartesi günü Kropotkin’in 1880’de kaleme aldığı “Gençliğe Çağrı” metninden hareketle gençlik mücadelesine çağıran bir etkinlik düzenliyor.

Coğrafya, evrim, biyoloji ve etik gibi alanlardaki bilimsel çalışmalarının yanı sıra devrimci anarşist perspektifiyle ortaya koyduğu önemli ekonomik ve siyasi teorileriyle bildiğimiz Kropotkin’in yazdığı metin üzerinden gençlik mücadelesi hakkında konuşulacak.

Anarşist Gençlik gençliği mücadeleye çağıracak olan etkinliğin duyurusunu hazırladığı afişlerle İstanbul sokaklarında ve üniversitelerde yapıyor.


Etkinliğin;

Linki: https://www.facebook.com/events/2724070797654338/

Tarihi:21.12.2019
Saati:14.00
Adresi: Osmanağa mahallesi Serasker Caddesi Mimar Çıkmazı Sokak No 9/3 Kadıköy/İstanbul

Kropotkin Hakkında Sitemizde Yayımlanan Yazılardan Bazıları:

https://patikaekoloji.org/sosyal-ekoloji-yokken-karsilikli-yardimlasma-vardi/

https://patikaekoloji.org/sosyal-darwinizim-mi-karsilikli-yardimlasma-mi-ozgur-oktay/

The post Kropotkin İstanbul Duvarlarında: Gençliği Çağırıyor appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2019/12/18/kropotkin-istanbul-duvarlarinda-gencligi-cagiriyor/feed/ 0
Enternasyonal’in Son, Geleneğin İlk Mohikanları : Jura Federasyonu – İlyas Seyrek https://meydan1.org/2019/11/13/enternasyonalin-son-gelenegin-ilk-mohikanlari-jura-federasyonu-ilyas-seyrek/ https://meydan1.org/2019/11/13/enternasyonalin-son-gelenegin-ilk-mohikanlari-jura-federasyonu-ilyas-seyrek/#respond Wed, 13 Nov 2019 07:03:36 +0000 https://test.meydan.org/2019/11/13/enternasyonalin-son-gelenegin-ilk-mohikanlari-jura-federasyonu-ilyas-seyrek/ Onlar Bakunin’in tabiriyle “Enternasyonal’in son mohikanları”ydı. 1872’de Enternasyonal(İşçilerin Uluslararası Birliği)’in Londra’daki Genel Kurulu’nun dediğim dedikçiliğine, otoritesine baş kaldırdılar. Onlar çoğunluğu saat imalatçısı olan, anarşizmi yaymayı ve işçilerin özörgütlülüğünü yükseltmeyi amaçlayan, anarşizmin teorisinin ve pratiğinin kolektif karakterini en somut şekilde temsil eden Jura dağlarındaki işçiler… Anarşist hareketin bir çok ismine ev sahipliği yapmış, onları etkilemiş, devrimci […]

The post Enternasyonal’in Son, Geleneğin İlk Mohikanları : Jura Federasyonu – İlyas Seyrek appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

Onlar Bakunin’in tabiriyle “Enternasyonal’in son mohikanları”ydı. 1872’de Enternasyonal(İşçilerin Uluslararası Birliği)’in Londra’daki Genel Kurulu’nun dediğim dedikçiliğine, otoritesine baş kaldırdılar. Onlar çoğunluğu saat imalatçısı olan, anarşizmi yaymayı ve işçilerin özörgütlülüğünü yükseltmeyi amaçlayan, anarşizmin teorisinin ve pratiğinin kolektif karakterini en somut şekilde temsil eden Jura dağlarındaki işçiler…

Anarşist hareketin bir çok ismine ev sahipliği yapmış, onları etkilemiş, devrimci anarşizm içi tartışmaların geldiği son noktayı belirlemiş bir bölgenin adıdır Jura. Anarşizmin Avrupa’ya yayıldığı noktadır.

İsviçre’nin kuzeybatısında yer alan, özellikle 19. yüzyılda siyasi göçmenlerin uğrak noktası olan Jura bölgesi özellikle özgürlükçü sosyalistler ve anarşistler için en önemli buluşma noktası halini almıştır.

Jura dağlarını anılarında da sık sık anlatan Kropotkin “Jura’lı işçilerin -özellikle de orta yaş grubundakilerin- bir düşüncenin özünü hemen anlama ve en karmaşık sorunları çözümleme yetenekleri beni öylesine etkiledi ki, Jura Federasyonu sosyalizmin gelişmesinde önemli bir rolü olacaksa eğer, bunun, yalnızca onların devletsizlik düşüncesiyle federalist düşüncenin yayıcısı olmalarından dolayı değil, aynı zamanda sağduyularıyla bu düşünceleri alabildiğine açık, duru bir tanıma kavuşturmalarından dolayı olacağına bütün yüreğimle inandım. Onların katkıları olmasaydı, bu kavramlar daha uzunca bir süre salt soyut kavramlar olarak kalırdı. Jura’lı işçiler arasındaki (Federasyonun tüm üyeleri için geçerli) katıksız ve koşulsuz eşitlik bilinci, düşüncelerdeki bağımsızlık ve düşüncelerin dile getiriliş biçimi ve işçilerin kendilerini ortak davaya kişisel hiçbir şey beklemeden adamaları beni tam anlamıyla büyülemişti. Saatçiler arasında geçirdiğim bir haftadan sonra dağlardan indiğimde, sosyalizm konusundaki düşüncelerim yerli yerine oturmuştu. Artık anarşisttim.” sözleri ile köylü zanaatkarların anarşizm açısından önemini vurgulamaya çalışmıştır.

Federasyonun Kuruluşu ve I. Enternasyonal

James Guillame’nin Barış ve Özgürlük Ligi’ne katılıp Bakunin ile tanışmasından sonra, Guillame’nin etkisiyle düşüncelerini geliştiren Juralı işçiler örgütlendi ve kendilerini 1. Enternasyonel’de işçilerin kurtuluşları için, sınıfsız bir dünya için giriştikleri mücadelenin seyri hakkındaki en büyük tartışmanın içinde buldular. Bakunin’in kolektivist ve devlet karşıtı görüşleri ile Marx’ın devleti ve devletli siyasetin araçlarını savunan görüşlerinin tartışmasında özgürlükçü düşüncenin, Bakunin’in yanında olan Juralı işçiler, Marks’ın etkisinde olan Genel Kurul’un merkeziyetçi ve otoriter karakterine ilk başkaldıranlardı.

Jura Federasyonu’nun kuruluşu tam da böylesi bir ayrışmanın temelinde gerçekleşti. İsviçre’nin Fransızca konuşulan bölümünü Enternasyonalist etkinliğin en verimli bölgelerinden biri haline getiren otuz seksiyonluk grup olan Federation Romande içerisinde Marksistlerle yapılan tartışmaların ardından Juralılar 1869’da ayrılarak kendi federasyonlarını kurdular. Marksistlerin ve devletçi sosyalistlerin karşısında Jura Federasyonu delegeleri ve birkaç Cenevre göçmeni Kasım 1871’de, anarşist bir Enternasyonal oluşturma girişiminin de başladığını gösteren Sonvillier Konferansı düzenlediler. Bu konferansın sonucunda ise Enternasyonal içinde merkezileşmeye son verilmesini ve Enternasyonal’in “özgür grupların özgür bir federasyonu” olarak yeniden oluşturulmasını gerekli gören ünlü Sonvillier Bildirisi yayınlandı. Bu bildirinin karşısında da Enternasyonal içindeki merkezileşme had safhaya ulaştı ve Lahey Kongresi ile birlikte Bakunin, Guillame ve Jura Federasyonu’ndan pek çok anarşist işçi Enternasyonal’den (Uluslararası İşçi Birliği) ihraç edildi. Bu ihraç sonrasında ise Genel Kurul’un takındığı böylesi tavra karşı anarşistler ve genel kurul karşıtı sosyalistler Saint Imier’de yeni bir Enternasyonal’in kurulmasına yol açtılar. Jura Federasyonu bu yeni Eneternasyonal’in çağrısından örgütlenmesine en büyük katkıyı yapan seksiyondu. Saint Imier de sonrasında ilk kez 1881’de Londra’da toplanan Kara Enternasyonal’in oluşmasında önemli bir deneyimdi.

Enternasyonal’in, uluslarası işçi mücadelesinin karakterini belirlemede etkili olan Juralı anarşistler 1872’den itibaren de gerek federasyonun kurulma gerekçesini, gerek işçi mücadelesinin seyrini açıklamak üzere Bulletin de la Federation Jurassienne gazetesini çıkarmaya başladı. Mart 1878 yılına kadar sürekli çıkan gazete federasyonun güncel olaylara yönelik sözünü söylediği yaygın yayın organıydı. Guillame’nin büyük katkılarıyla çıkıp federasyonla birlikte kolektifleşen gazete Bakunin’i heyecanlandıran önemli faaliyetlerden biriydi. Adhémar Schwitzguébel, Severino Albarracín, Carlo Cafiero, Errico Malatesta ve Élisée Reclus gibi isimler de bu federasyonu ziyaret etti, bir dönem için dahil oldu.

Anarşist Mücadelede Federasyonun Yeri

Kararlı ve örgütlü bir şekilde işçi sınıfı mücadelesini örgütleyen federasyon 1880’deki kongrede devrimci anarşizmin yöntemlerinin tartışıldığı ve anarşist komünizmin bakış açısı ve yöntemlerinin ağırlıklı olarak kabul edildiği bir federasyon haline geldi. Kropotkin’in Jura’ya gelişi de bu kararın ortaya çıkmasında etkili oldu.

İsviçre’de işçi sınıfının eylemlerinin ve devrimci bayrakların yasaklı olduğu dönemlerde Kropotkin ve Guillame dahil Jura’lılar sözleri ve bayraklarını meydanlara taşıyarak polisle çatıştılar. Federasyon o bölgede işçilerin örgütlenmesini sağladığı ve Enternasyonal içi tartışmalara katıldığı gibi sokaktaki eylemlerden de geri durmadı.

1880’li yıllara yaklaşıldığında saat sektöründe kriz yaşanması nedeniyle federasyonun çalışmaları önemli ölçüde sekteye uğradı, Chaux-de-Fonds’da anarşistlerin kurduğu, herkesin eşit ücret aldığı kooperatif işlikler, kazandığı haklı üne karşın sipariş almakta büyük zorluk çekti. Usta saatçi ve devrimciler başka başka işlerde de çalışmak zorunda kaldı. Federasyon ekonomik sebepler ve politik baskılar sonucunda anarşizmin pratik ve söylemsel merkezi olma özelliğini yavaş yavaş kaybetse de anarşizmin başka başka coğrafyalarda yaygınlaşmasında önemli deneyimler biriktirdi.

Jura Federasyonu, Bakunin’in de dediği gibi özgürlüğü ve enternasyonal örgütlenmeyi ilke edindiği için dünya anarşizmine pratiğini ve söylem hazinesini ödünç bıraktı. İsyanın bayrağını ve mücadeleyi ödünç alanlar hala dünyanın farklı coğrafyalarında anarşizmi ilmek ilmek örmeye devam ediyor.

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 51. sayısında yayınlanmıştır.

 

The post Enternasyonal’in Son, Geleneğin İlk Mohikanları : Jura Federasyonu – İlyas Seyrek appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2019/11/13/enternasyonalin-son-gelenegin-ilk-mohikanlari-jura-federasyonu-ilyas-seyrek/feed/ 0
Kılavuz Kavramlar (1) : OTORİTE https://meydan1.org/2019/11/13/kilavuz-kavramlar-1-otorite/ https://meydan1.org/2019/11/13/kilavuz-kavramlar-1-otorite/#respond Wed, 13 Nov 2019 06:55:01 +0000 https://test.meydan.org/2019/11/13/kilavuz-kavramlar-1-otorite/ İçerisinde yaşadığımız devletli ve kapitalist sistemin analizini yapmak, düşlediğimiz adil ve özgür dünyayı ve bu özgür dünyanın değerlerini sade bir dille anlatabilmek için gazetemizin bu sayısından itibaren anarşist düşüncenin dikkat çektiği belirli kavramları sizlerle paylaşacağız. Meydan Gazetesi olarak devrimci anarşist perspektif ve eylemlerimiz sonucunda biriktirdiğimiz yazınsal ve eylemsel deneyimlerimizden hareketle yorumladığımız kılavuz kavramlardan ilkini, otorite […]

The post Kılavuz Kavramlar (1) : OTORİTE appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

İçerisinde yaşadığımız devletli ve kapitalist sistemin analizini yapmak, düşlediğimiz adil ve özgür dünyayı ve bu özgür dünyanın değerlerini sade bir dille anlatabilmek için gazetemizin bu sayısından itibaren anarşist düşüncenin dikkat çektiği belirli kavramları sizlerle paylaşacağız. Meydan Gazetesi olarak devrimci anarşist perspektif ve eylemlerimiz sonucunda biriktirdiğimiz yazınsal ve eylemsel deneyimlerimizden hareketle yorumladığımız kılavuz kavramlardan ilkini, otorite kavramını sizlerle paylaşıyoruz.

“Otoritenin olduğu yerde özgürlük yoktur.”

Pyotr Kropotkin

Özgürlüğün olduğu yerde ise bütün otoriteler yıkılacaktır. Otorite, bir bireyin ya da topluluğun başka bireyler ya da topluluklar üzerinde onların iradesini şekillendirmek ve ortadan kaldırmak için bir yetkiye sahip olması olarak tanımlanabilir. Temelde otorite zora dayalı, emir alma-emir verme ve yönetme-yönetilme ilişkisinin belirleyiciliğinde şekillenir. Bu ilişki biçimi, yaşamlarımızı çalan bütün kurumlar ve kişilerde somutlanmıştır. Otorite olgusu, anarşist literatürde, özellikle Bakunin ve Kropotkin’in çalışmalarında incelenmiştir. Otoritenin toplumsal örgütlenmedeki gereksizlikleri bir yana, toplumun yapısını bozmasıyla da tarih boyunca anarşistler tarafından eleştirilmiştir.

Yasalar, Ezenlerin Sömürü Aracıdır

“Yasa, aylak zenginlerin emekçi kalabalıklar üzerindeki sömürülerinin ve egemenliklerinin amacından başka bir şey değildir.”

Pyotr Kropotkin

İnsanlığın, otoriter mekanizmaların baskısı altına alınmadan önceki yaşantısında yüzyıllar boyunca özgürce yaşadığını bilmekteyiz. Kropotkin’in de 1886 yılında kaleme aldığı “Yasa ve Otorite”de başarılı bir şekilde altını çizdiği gibi bugün dahi “insanlığın büyük bir bölümünün yazılı yasası yok”. “Balta girmemiş ormanlarda”, modern dünyanın vahşetiyle karşılaşmamış kabileler, gelenekleri ve ihtiyaçları ölçeğinde kararlaştığı ilkeleriyle, otoriter olmayan bir yaşam biçimini sürdürmeye devam etmektedir.

Diğer yandan iktidarlı ilişkiler herhangi bir kurumsallaşmış ve tanımlanmış mekanizma olmadan da ortaya çıkabilir. Tam olarak tarihlendiremesek de bitkilerin ve hayvanlarn evcilleştirildiği, yerleşik yaşamın ortaya çıkmaya başladığı çağlarda insanlar arasındaki iktidarlı ilişkiler kurumsallaşmaya başlamıştı. İktidarlı ilişkilerin kurumsallaşmasını ve iktidar olabilme yetkisini tanımlayan otorite olgusunun izleri, o yıllara dek sürülebilir.

Yaşamlarımızı Çalan Otorite, Özgürlüğün Yadsınmasıdır

“Otorite, özgürlüğün yadsınmasıdır.”

Mihail Bakunin

Otorite olma her zaman meşrulaştırılmaya çalışılır. Bu, bazen içinde bulunulan topluluğun inancına bazen otoriteyi elinde bulunduranın kişiliğine bazen de hukuka dayandırılarak yapılmaya çalışılır. Otoritenin en önemli özelliklerinden birisi mutlak olmasıdır. Otoriteler tüm uygulamalarını bireylere bilgi, inanç ya da yasalar aracılığıyla değiştirilemez ve sorgulanamaz olarak dayatır.

Otorite, zaman içerisinde itaat kültürünün içselleştirilmesiyle değiştirilemez, yokluğu tahayyül edilemez bir gerçeklik olarak dayatılmıştır. Otorite, onu tanıyıp kabul edecek bireyler ya da topluluklar var olduğu sürece vardır. Yani otorite sadece zor uygulamakla değil aynı zamanda itaatin kabulüyle de ilişkilidir. Otoritelerin varoluşunu garanti altına alan, itaatin sürekliliğidir. Çünkü iktidarlı ilişkilerin birer iktidar mekanizmasına dönüşümü otorite ile gerçekleşir ve kalıcı hale gelir.

Aileden okula, işyerinden kışlaya, ibadethanelerden sokağa kadar otorite, nerede ve nasıl yaşayacağımızdan nasıl düşüneceğimize kadar tüm irademizi yok sayar. Otoriteler, istek ve çıkarları doğrultusunda bizim adımıza kararlar almayı amaçlar. Yaşamlarımızı belirleyen bu kararlar; ebeveynler, öğretmenler, patronlar, komutanlar, din adamları yani otoriterler tarafından toplumun her alanında kendini gösterir.

Otorite Devletin Ahlakıdır, Yani Ahlaksızlıktır

“Otoriterler hepimizin temelde kötü olduğumuzu ve eğitimin, gözetimin zorunlu olduğunu düşünür ve de en çok ele geçirmek istedikleri şey olan ‘kontrol’ün kaçınılmazlığını savunurlar.”

Dave Neal

Otorite olgusu insanın özü itibariyle kötü olduğu inancına dayalıdır. Varoluşunu gerçekleştirirken şiddet, baskı, işkence, katliam gibi yolları kullanan otoriteler meşru olmadıklarından soyut varsayımlara, yalanlara başvurmaktadır.

İnsanların otorite olmadan birbirlerine saldıracakları, şiddetin artacağı ancak bir yalandan ibarettir. Zira insanlık tarihi bize her zaman tiranların, zorbaların ortadan kalktığı zamanlarda paylaşma ve dayanışmanın yükseldiğini göstermiştir. Otoritenin savunucuları, her zaman otoriteyi insanlığın ahlakı, etiği olarak kavratmaya çalışmıştır. Ancak otorite; sosyalistinden liberaline, demokratından faşistine bütün iktidarların mutlaklaşmasından başka bir işe yaramamıştır.

Bütün Otoritelere Karşı Özgürlük için Anarşizm

“Giyotin sehpalarını yakalım, hapishaneleri yıkalım, yargıçları, polisleri ve muhbirleri kovalım, öfkeyle hemcinsine kötülük yapmaya itilmiş olanlara kardeşçe davranalım… Toplumumuzda bundan böyle lafı edilebilecek çok az suç söreceğimizden emin olabiliriz. Suçu ayakta tutan yasa ve otoritedir.”

Pyotr Kropotkin

Tarih boyunca bütün otoriteler, bireylerin kendini gerçekleştirmesinin, özgürlüğünün tam karşısında olmuştur. Bizler biliyoruz ki özgürlük ancak otoritenin yıkılmasıyla gerçekleşebilir. Biz anarşistler, devrimi ertelemeden, şimdi şu anda otoriter tüm mekanizmalara karşı anti-otoriter örgütlenmeler yaratarak özgürleşiyoruz.

Yaşadığımız topraklarda otorite, bir konu üzerinde tartışarak ortak bir karara varamayacağımızı bize dikte etmeye çalışmaktadır. Biz, ancak kararlaşma süreçlerini işlettikçe kendimizi gerçekleştirebiliriz. Anarşist ilişki biçimleriyle örgütlendiği sürece toplumda adaletsizliği ve itaati kurumsallaştırabilecek herhangi bir zemin oluşamaz. Çünkü, otorite ve otoriter mekanizmaların kendini meşrulaştırabileceği araçlar yok edilmiştir.

Özgürlük İçin Anarşizmde Örgütlenmeye!

Anarşizm düşüncesi, toplum baskısıyla bireyin iradesini ezmez aksine özgürlük anlayışını birey ve toplum olarak birlikte ele alır. Peki böylesi bir toplumda hangi ilkeler toplumsal yaşama sirayet edecektir? Toplum İtaat yerine, karşılıklı uyum ve kararlaşmayla örgütlenir. Bu toplumda kimsenin kimseyi baskı altında tutmadığı, otoritenin olmadığı özgür bir ilişki biçimi oluşmaktadır. Sonuç olarak bu toplumda bireyin iradesinin iktidarlar tarafından şekillendirdiği bir ilişki biçimi olmayacaktır. Anarşist bir toplumda iradelerini özgürce gerçekleştirebilecek bireyler vardır.

Başkaları üzerinde hak iddia edenler, kazançlarını her zaman onların itaati üzerinden şekillendirdiler ve şekillendirmeye devam etmek istiyorlar. Özgürlük için bütün otoriteleri yıkmaya, anarşizmde örgütlenmeye!

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 51. sayısında yayınlanmıştır.

The post Kılavuz Kavramlar (1) : OTORİTE appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2019/11/13/kilavuz-kavramlar-1-otorite/feed/ 0
Anarşist Yayınlar (22) : Peru’da Anarşist Yayınlar https://meydan1.org/2019/11/12/anarsist-yayinlar-22-peruda-anarsist-yayinlar/ https://meydan1.org/2019/11/12/anarsist-yayinlar-22-peruda-anarsist-yayinlar/#respond Tue, 12 Nov 2019 07:18:36 +0000 https://test.meydan.org/2019/11/12/anarsist-yayinlar-22-peruda-anarsist-yayinlar/ Anarşizmin, bir düşünce ve hareket olarak örgütlendiği dünyanın bütün topraklarındaki yayıncılık faaliyetlerini bölge bölge incelediğimiz yazı dizimizin 22. bölümündeyiz. Söz konusu topraklardaki mücadelenin tarihi paralelinde bir anarşist yayınlar belleği oluşturmaya çalıştığımız yazı dizimizin bu bölü- münde Peru’yu ele alacağız. Güney Amerika’da anarşist yayınlar üzerine daha önce yayınladığımız Küba, Brezilya gibi örneklerde de görüldüğü üzere, coğrafyanın toplumsal […]

The post Anarşist Yayınlar (22) : Peru’da Anarşist Yayınlar appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

Anarşizmin, bir düşünce ve hareket olarak örgütlendiği dünyanın bütün topraklarındaki yayıncılık faaliyetlerini bölge bölge incelediğimiz yazı dizimizin 22. bölümündeyiz. Söz konusu topraklardaki mücadelenin tarihi paralelinde bir anarşist yayınlar belleği oluşturmaya çalıştığımız yazı dizimizin bu bölü-
münde Peru’yu ele alacağız. Güney Amerika’da anarşist yayınlar üzerine daha önce yayınladığımız Küba, Brezilya gibi örneklerde de görüldüğü üzere, coğrafyanın toplumsal mücadeleler tarihinde yerli halkın direnişiyle olan organik ilişkisinden dolayı anarşist ideoloji her zaman bir adım öne çıkıyor.

“Özgürlük, kan ve gözyaşı içinde doğmuştur. Haklar ve özgürlükler asla bahşedilmez, onların alınması gerekir.”

Manuel González Prada

Peru halklarının tarihi, devletlerin ve merkezi yapıların olmadığı yıllardan günümüze conquistadore’lere* karşı direnişin bir tarihi olageldi. Bağımsızlık ve özgürlük, yerli halkların efsanelerinde, modern devrimci figürlerin sözlerinde ve Peru tarihini oluşturan sözlü geleneği aşarak literatürde yaşamaya devam etti.

Peru’da anarşizm; özelde ise anarko-sendikalizm, tüm dünyada olduğu gibi 20. yüzyılın başlarında yaygınlaşmaya başladı. Özellikle Peru kıyılarında sanayileşmenin artışıyla beraber şehirlerdeki çeşitli zanaatkarlar, fabrika ve ulaştırma işçileri, iç kısımlarda ise kırsal üretim yapan köylüler arasında bir etki sağlamaya başladı. Peter Marshall’ın kitabında aktardığı gibi, Birinci Dünya Savaşı sonrası dönemde işçi sınıfının örgütlenmesi arttı, 1918’den itibaren anarşistlerce örgütlenen günde sekiz saat mücadelesiyle beraber grevler, direnişlerle kapitalistler için hızlıca bir tehdit haline geldi. Bu dönemde kurulan Bölgesel İşçi Federasyonu, “kapitalizmden kurtulmak ve onun yerine bir özgür üreticiler toplumu kurmak” için faaliyete geçti.

İşçi mücadelesinin ortaya çıktığı 1910-20’li yıllarda, Peru’nun Lima-Callao bölgesinde Proudhon, Bakunin, Kropotkin ve Malatesta’nın fikirlerinden derinden etkilenen işçiler, hareketi anarşist ilkelere ve mücadele deneyimine paralel bir şekilde örgütlediler. Peru anarşist tarihi, İspanyol anarşizminin tarihiyle önemli bağlara sahipti. Örneğin özgür öğrenim üzerine yazın ve pratik üretme noktasındaki ilk akla gelen isim olan Francesco Ferrer i Guàrdia’nın anarşist kimliği sebebiyle İspanya devleti tarafından idam edilmesine karşı ilk eylem Peru’da gerçekleşmişti.

Peru’da Anarşist Yayıncılık

Peru’da anarşist yayınların tarihini anlatırken bir isim özellikle öne çıkmaktadır. Peru’lu edebiyat eleştirmeni, çevirmen, kütüphaneci ve anarşist Manuel González Prada, bölgedeki ilk anarşist gazete olan Los Parias’ın (Parya) yayıncısıydı. Valparaiso’da bir İngiliz okulunda eğitim gören Prada aslen, burjuva bir ailenin çocuğuydu. Tanıştığı Fransız ve İspanyol anarşistlerinin onun düşüncelerine etki etmesi sonucu sürgün yıllarında anarşist fikirleri benimsemişti. Yazar ünlü kitabı Free Pages’de (Özgür Sayfalar) dinin ve devletin toplum üzerindeki olumsuz etkilerini anlatıyordu. Yerel otoriteler tarafından tepkiyle karşılanan kitap Katolik Kilisesi’nin aforoz tehditlerine maruz kaldı. Peru’daki anarşist hareketin kolonyalizm karşıtı hareketle organik bağından bahsetmiştik Manuel González Prada aynı zamanda İspanyol işgaline karşı duran Ricardo Palma, Juana Manuela Gorriti, Clorinda Matto de Turner ve Mercedes Cabello de Carbonera’nın aralarında olduğu bir yazarlar grubunun parçasıydı.

Los Parias, 1904 yılında yayın hayatına başladı. Peru’nun kuzeyindeki Lima, Trujillo ve güneydeki Arequipa’da düzenli takipçileri vardı. Prada gazeteden işçi kardeşlerine şöyle sesleniyor ve grev çağrısı yapıyordu. “Grevler işçilerin zihnini uyandırır, bir insan olarak varoluşuna değer verir, bu absürd ve egoist toplumda bütün işçilerin kaderiyle bir bağ kuran en geniş ve güçlü sosyal unsur, üretimin bir faktörü olarak kendilerini eğitmelerini sağlar.”

Sonrasında sırasıyla 1905 ve 1907 yılları arasında yayınlanan La Simiente Roja (Kızıl Tohum), 1905/10 yıllarında El Hambriento (Açlık), 1906/07 Humanidad (İnsanlık), 1907/09 arasında El Oprimido (Ezilenler) gibi yayınlar Güney Amerika anarşist yayıncılık tarihine geçti. Gün geçtikçe örgütlenmelerini güçlendiren işçiler, Manuel González Prada’nın ölümüne kadarki süreçte her sektörde kendi anarşist yayınlarını çıkartacak kadar örgütlenmişti. Ayakkabı üreticilerinin yayını El Sindicalista (Sendikalist), tekstil işçileri federasyonunun yayını El Obrero Textil (Tekstil İşçisi), fırıncılar birliğinin yayını La voz del Panadero (Fırıncının Sesi) ve elektrik işçileri sendikasının yayını El Electricista (Elektrikçi) bu dönemde çıkan gazetelere örnekti. 1918-19 yıllarında iki yeni sendika da Peru’da anarşist hareketi büyütmek için örgütlenme çalışmalarına başlıyordu: Basın Yayın İşçileri Sendikası, Tekstil İşçileri Sendikası.

Büyüyen hareket eylemlilik süreçlerini de hızlandırdı. Dünyanın dört bir yanında alevlenen sekiz saatlik iş mücadelesinin etkisiyle, dönemin Peru devlet başkanı Pardo, kadınlar ve çocuklar için sekiz saatlik iş günü uygulamasını kabul etti. Devletin sekiz saati bütün işçiler için uygulamaya sokmasını talep eden işçiler, 1919’un Ocak ayında,
Lima’nın bütün sektörlerinden işçiler ve üniversitelerden öğrencilerle bir grev başlattılar. Anarşist grevcilerin tutuklanması ve işkence görmesi eylemleri bitirmeye yetmedi. Genel Grev üç gün süren sokak çatışmaları ve iş bırakma eylemleriyle sürdü. 15 Ocak günü, anarşist Delfín Lévano’nun işçiler için “vazgeçilmez” olarak tanımladığı sekiz saat iş günü, mücadelenin gücüyle kazanılmış oluyordu.

1920’lerin başında Peru’nun güney kesiminde de anarşist etkiler hızla genişliyordu. Peru’da yün ticaretinin gelişmesiyle birlikte bu alanda çalışan işçiler arasında da anarko sendikalist fikirler yaygınlaşmaya başladı. Lima’daki anarşist örgütlenmeler, göçmen işçilerin gelişi ve uluslararası anarşist hareketle olan ilişkiler bu bölgede anarşist örgütlenmelerin gelişimine katkıda bulundu. Mariano Lino Urieta, Manuel Mostajo, Modesto Malaga ve Armando Quiroz Perea gibi yazarların çıkarttığı yayınlar bu döneme damgasını vurdu. El Ariete (Koçbaşı), Bandera Roja (Kızıl Bayrak), El Volcán (Volkan), Defensa Obrera (İşçi Savunması), La Federación (Federasyon) bu dönemde Peru’nun güneyinde yayınlanan anarşist yayınlara birer örnek olarak verilebilir.

Yakın geçmişte ise öne çıkan bir anarşist yayın olarak anarşist dergi Qhispikay’den bahsedebiliriz. Lima-Peru’dan Grupo Qhispikay Llaqta’nın resmi dergisi olan Qhispikay yayın ve mücadele anlayışını “örgütlü ve devrimci anarşist hareket içerisindeki fikir ve eylem çizgilerini koruyarak, mevcut toplumsal ve politik bağlam içerisinde toplumsal mücadeleyi desteklemeye ve harekete geçirmeye çalışıyor.” şeklinde açıklıyor. Güney Amerika yerelinde mücadeleye ilişkin yorumlar, hapishanelerden haberler, anarşist bir gözle genel-yerel seçim analizleri, evsizlik vb. pek çok konuda yazıların yayınlandığı dergiye [email protected] mail adresinden ulaşmak mümkün. Aynı şekilde yayın hayatına devam eden USL’nin yayın organı (Özgürlükçü Sosyalist Sendika) Avancemos ve Lucha Libertaria gibi dergiler de güncel anarşist yayınlar olarak Peru’da anarşizm mücadelesini büyütmeye devam ediyor.

*İspanya İmparatorluğu ve Portekiz İmparatorluğu’nun askerlerine verilen bu isim Peru’yu işgal eden, sömürgeleştiren iktidarların yaptıklarıyla özdeşleşmişti.

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 51. sayısında yayınlanmıştır.

 

The post Anarşist Yayınlar (22) : Peru’da Anarşist Yayınlar appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2019/11/12/anarsist-yayinlar-22-peruda-anarsist-yayinlar/feed/ 0
Dayanışmanın Evrimi Üzerine: İnsan Ahlakının Doğal Tarihi – Emircan Kunuk https://meydan1.org/2019/04/17/dayanismanin-evrimi-uzerine-insan-ahlakinin-dogal-tarihi-emircan-kunuk/ https://meydan1.org/2019/04/17/dayanismanin-evrimi-uzerine-insan-ahlakinin-dogal-tarihi-emircan-kunuk/#respond Wed, 17 Apr 2019 19:51:24 +0000 https://test.meydan.org/2019/04/17/dayanismanin-evrimi-uzerine-insan-ahlakinin-dogal-tarihi-emircan-kunuk/ İnsanın sadece evrimsel avantajların bir sonucu ya da toplumsal bir norm olarak değil içgüdüsel olarak yardımlaşması, dayanışması uzun yıllardır özellikle antropoloji, psikoloji gibi farklı sosyal bilimler üzerine yapılan çalışmalarda popüler bir araştırma konusu olmayı sürdürüyor. Bütün bunların yanında, ahlakın/etiğin ne olduğu, içgüdülerimizle olan ilişkisi ve neyin ahlaki/etik teraziye konularak değerlendirip neyin değerlendirilemeyeceği üzerine sorulan sorular […]

The post Dayanışmanın Evrimi Üzerine: İnsan Ahlakının Doğal Tarihi – Emircan Kunuk appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
İnsanın sadece evrimsel avantajların bir sonucu ya da toplumsal bir norm olarak değil içgüdüsel olarak yardımlaşması, dayanışması uzun yıllardır özellikle antropoloji, psikoloji gibi farklı sosyal bilimler üzerine yapılan çalışmalarda popüler bir araştırma konusu olmayı sürdürüyor. Bütün bunların yanında, ahlakın/etiğin ne olduğu, içgüdülerimizle olan ilişkisi ve neyin ahlaki/etik teraziye konularak değerlendirip neyin değerlendirilemeyeceği üzerine sorulan sorular günümüzde hala ufuk açıcı tartışmalar yaratan önemli ve cevaplanması elzem konu başlıklarını oluşturuyor. Bu alana dair yazılıp çizilen ve bugün kendi literatüründe klasikleşmiş pek çok esere verilmesi gereken dikkatin yanı sıra, yeni çıkan ve taş üstüne taş koyan çalışmalara ilişkin ihtiyacı tamamlayacak bir kitap çıktı geçtiğimiz yılın ilk çeyreğinde: “İnsan Ahlakının Doğal Tarihi”.

ABD’li gelişimsel psikolog Michael Tomasello, Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nde yaptığı çalışmalar neticesinde şekillendirdiği yazılarıyla konuya dair derinleştirilmiş bir bakış açısı geliştirmeye çabalıyor. “İnsan Ahlakının Doğal Tarihi” insanın evrimsel gelişim sürecinin çekirdeğinde, toplumsal yaşamın dinamiğini oluşturan ahlaki ilkeleri nasıl belirlediğine dair sorulara tatmin edici cevaplar veriyor, daha öncesinde verilmiş bazı cevapları ise genişletiyor.

Sen’in ve Ben’in Ötesinde; Herkes ile Herkes İçin Yardım

“Ahlak olarak bilinen insana özgü işbirliği türüne doğada iki biçimde rastlanır. Bir yanda, bir birey bir başkasına yardım etmek için şefkat, ilgi ve iyilik gibi güdülerle fedakarlıkta bulunabilir; diğer yanda, etkileşim halindeki bireyler hakkaniyet, eşitlik ve adalet gibi tarafsız güdülerle herkesin dengeli bir şekilde fayda görmesini sağlamaya çalışabilir.”

İnsan evriminin gelişimi sürecine dair yorum yaparken uzun yıllar rekabetin, bencilliğin ve “güçlü olan hayatta kalır” ilkesinin geçerli olduğu düşüncesinin savunusu artık büyük oranda geçerliliğini kaybetmiş durumda. Bugün tür olarak geçmişimize bakınca gördüğümüz, evrimin en büyük katalizörünün karşılıklı yardımlaşma, paylaşma ve dayanışmayla şekillenen ve içsel bir eğilim olarak duygudaşlıkta, şimdimize ve geleceğimize ışık tutan bir değerler sistemi olarak da etikte karşılık bulan adalet ve özgürlük düşüncesinin gelişiminde olduğu yalnız biz anarşistler tarafından değil pek çok bilim insanı ve araştırmacı için de tartışılmaz bir gerçeklik olarak kabul ediliyor.

Etik değerleri geliştirmek için kullandığımız yöntemler ve bu alana dair tartışmaları şimdilik bir kenara bırakırsak, işin doğa bilimleri, antropoloji ve felsefeyle ilişkili olan “doğal” sürecine dair “bilimsel” yorumlar Tomasello’nun sözünü güçlü kılan en büyük etmen. Bir gelişim psikoloğu olarak yaptığı araştırmalarda vardığı sonuçlar, insan türünün doğuştan getirdiği eğilimlerle yaşamını devam ettirmesindeki en büyük araç olan işbirliğine ve yardımlaşmaya olan doğal eğilimini ispatlıyor. Bunun yanı sıra Michael Tomasello yalnızca işbirliğinin öneminden bahsetmiyor, doğadaki işbirliğinin ahlakın ortaya çıktığı koşulu yarattığı iddiasında da bulunuyor. Büyük maymunlar ve insan yavrusu üzerinde yaptığı çalışmalarda davranışlarımızın doğduğumuz andan itibaren bir başkasına yardım etmek üzere şekillendiğini söylüyor.

Kitabında referans verdiği ve iddialarının uyumlu olduğunu ileri sürdüğü Kropotkin’in çalışmaları, Tomasello’nun en büyük ilham kaynaklarından biri olmuş. Bunu en çok hissettiğimiz yerlerden biri karşılıklı yardımlaşmanın, fiziksel yaralanmalar gibi koşullarda ortaya çıkardığı ısrarlı ilişkide gözlemlenebiliyor. Örneğin fiziksel bir sıkıntı içerisinde olduğunu doğrudan gözlemlediğimiz insana yaklaşımımızdaki yardım etme isteğini, kişi istemese dahi yaptığımız ısrarlı yardım etme davranışını hatırlarsak, bu davranışın çok küçük yaşlardan itibaren insanlarda görülen ve hatta varoluşumuza içkin bir etmen olduğunu anlatıyor. Tıpkı yıllar önce Kropotkin’in “Anarşist Ahlak”ta bahsettiği zor durumdaki kişiye yardım etme isteği gibi, bu kez yalnızca bu isteğin kaynağını bulmaya ilişkin değil nasıl davranışlar ürettiğine ilişkin de düşünmemizi sağlıyor. Karşılıklı Yardımlaşma’nın cevap verdiği soruların bir adım ötesine geçerek türümüzde ortaya çıkma koşullarını ve yarattığı yeni davranış kalıplarını açıklayarak düşünceyi büyütecek önemli bir çabanın altına imzasını atıyor.

Michael Tomasello “Karşılıklı Yardımlaşma” ve bunun çevresinde gelişen toplumsallık içgüdüsü, duygudaşlık etiği, karşılıklı anlamama gibi pek çok kavramın yanına ortak maksatlılık, olumlu sosyallik, ahlaki özyönetim gibi yeni kavramlar ekleyerek Kropotkin’in Karşılıklı Yardımlaşma düşüncesini açıklamak için bize yeni ve kullanışlı araçlar hediye ediyor. 107 yıl önce başlayan tartışma bugün hiç olmadığı kadar güçlü bir sesle, insanlığın adalet ve özgürlük arayışında doğal bir özlemin ifadesi olmaya devam ediyor. Ekonomik ve sosyal adaletin devletsiz, iktidarsız bir temelde yeniden kurulması amacıyla yürüttüğümüz tartışmaya tekrar dönmemiz için iyi bir bahane.

Emircan Kunuk

[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 49. sayısında yayınlanmıştır.

The post Dayanışmanın Evrimi Üzerine: İnsan Ahlakının Doğal Tarihi – Emircan Kunuk appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2019/04/17/dayanismanin-evrimi-uzerine-insan-ahlakinin-dogal-tarihi-emircan-kunuk/feed/ 0
Doğa ve İnsan Üzerine Anarşist Çözümlemelerle Dolu Bir Kitap: Antropoloji, Ekoloji ve Anarşizm – Zeynel Çuhadar https://meydan1.org/2018/10/16/doga-ve-insan-uzerine-anarsist-cozumlemelerle-dolu-bir-kitap-antropoloji-ekoloji-ve-anarsizm-zeynel-cuhadar/ https://meydan1.org/2018/10/16/doga-ve-insan-uzerine-anarsist-cozumlemelerle-dolu-bir-kitap-antropoloji-ekoloji-ve-anarsizm-zeynel-cuhadar/#respond Tue, 16 Oct 2018 13:17:15 +0000 https://test.meydan.org/2018/10/16/doga-ve-insan-uzerine-anarsist-cozumlemelerle-dolu-bir-kitap-antropoloji-ekoloji-ve-anarsizm-zeynel-cuhadar/ “Antropoloji ve anarşizm arasında pek çok bakımdan bir birleşme eğilimi vardır. İnsan kültürünü inceleyen bir araştırma dalı olarak antropoloji geniş bir konu yelpazesine ve çeşitli bakış açılarına sahip olmasıyla birlikte, tarihsel açıdan daima devlet öncesi toplumlara odaklanmıştır.” Son dönemde anarşizm üzerine basılan kitaplarda bir artış söz konusu. Basılan kitapların içeriği incelendiğinde, özellikle toplumsal ekoloji üzerine […]

The post Doğa ve İnsan Üzerine Anarşist Çözümlemelerle Dolu Bir Kitap: Antropoloji, Ekoloji ve Anarşizm – Zeynel Çuhadar appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

“Antropoloji ve anarşizm arasında pek çok bakımdan bir birleşme eğilimi vardır. İnsan kültürünü inceleyen bir araştırma dalı olarak antropoloji geniş bir konu yelpazesine ve çeşitli bakış açılarına sahip olmasıyla birlikte, tarihsel açıdan daima devlet öncesi toplumlara odaklanmıştır.”

Son dönemde anarşizm üzerine basılan kitaplarda bir artış söz konusu. Basılan kitapların içeriği incelendiğinde, özellikle toplumsal ekoloji üzerine yazılan anarşist kitaplar ve farklı disiplinler ile anarşizmin etkileşimini inceleyen yayınlar dikkat çekiyor. Geçtiğimiz aylarda basılan “Antropoloji, Ekoloji ve Anarşizm” ise bu iki konuyu aynı kitapta birleştiriyor.

Londra Üniversitesi Antropoloji bölümü profesörü Brian Morris’in kendi alanı dahilinde gerçekleştirdiği din antropolojisi, etnobotanik, etnozooloji ve herbalizm üzerine çalışmalarının yanında toplumsal ekoloji ve anarşizm üzerine de çeşitli çalışmaları mevcut. Türkçe’ye ilk olarak “Din Üzerine Antropolojik İncelemeler” isimli kitabıyla kazandırılan Morris’in Hümanist Ekolojinin Kılavuzları, Hayvanların Gücü, Bakunin: Özgürlüğün Felsefesi, Ekoloji ve Anarşizm, Kropotkin: Topluluğun Politikaları gibi henüz çevrilmemiş kitapları da bulunuyor.

Yazımızda konu edindiğimiz yeni kitabı, bir yandan antropoloji üzerine bugüne kadar söylenmiş pek çok farklı yaklaşım hakkında yorumlar getirirken diğer yandan görece yeni denilebilecek anarşist bir yaklaşımın temel metinlerini sunuyor.

Morris’in kitabı seçme yazıların bir araya gelmesiyle oluşturulmuş. Zaman içerisinde farklı dergi ve makale toplamalarında yer verilen bu yazılar, kitap içerisinde bir sınıflandırılmaya sokulmamış ama kitaba adını da veren üç başlık altında toplanabileceğini söyleyebiliriz.

Antropolojiye Anarşist Bir Yaklaşım

İlk kısımda yoğunluklu olarak antropoloji ve antropolojiye getirilen post-modernist eleştirilere dair görüşlerini belirten yazar, bu alanın post-modernizmle sorunlu bir ilişki içerisinde olduğunu düşünüyor. Post-modernist akımların sosyal bilimler içerisindeki yıpratıcı konumu, bizim gibi birçokları için son dönemlerin önemli tartışma konularından. Aynı şekilde Morris’e göre antropoloji, özü itibariyle ilk insan topluluklarının dış bir göz tarafından izlenmesi ve araştırılması üzerine kurulu bir bilgi alanı olduğundan dolayı alana dair araştırmalar yapılmasının sorgulanıyor oluşu, Morris için antropolojinin anlamını yitirmesi ve varoluşunun gereksizleşmesi demek. Ancak Morris, antropolojinin sadece kurtarılması gereken bir araştırma alanı değil toplumsal mücadelelere destek olabilecek, insanın kendisi ve doğayla kurduğu ilişkideki dönüşümün anlamlandırılmasına yardımcı bir araç olarak da kullanılabileceği düşüncesinde. Diğer yandan Morris’e göre zaten “aslında kimse post-modernizmin ne anlama geldiğini bilmiyor”.

Anarşizme Antropolojik Bir Yaklaşım

Morris, antropoloji ve anarşizm arasındaki “birleşme eğilimini” ayrıntılandırıyor. Antropoloji ve anarşizm arasındaki ilişkinin başlangıcının, antropologlar için anarşizmin önem kazanmasıyla değil; alana dair ilk çalışmaların anarşistler tarafından yapılmış oluşuyla ilişkili olduğunu söylüyor. Örneğin, kitapta ilk etnografi eserlerinden biri olarak Elisee Reclus’nün kardeşi Elie Reclus’nün 1903 yılında yayınladığı “Primitive Folk” adlı eseri işaret ediliyor. Aynı şekilde Kropotkin ve Reclus’nün erken dönem coğrafya araştırmalarının, antropolojinin beslendiği temel kaynaklardan biri olduğu ve aralarında A.R. Radcliffle-Brown’ın da olduğu pek çok önemli antropoloğun anarşist ya da sosyalist olduğunu söylüyor. Bu ilişkinin doğal bir ilişki olduğu yorumu, antropolojiye dair yapılacak olan çalışmalarda, anarşizmin etkisini hatırlatmak için önemli bir belirlenim.

Kendini anarşist olarak adlandırmasa da yaptığı çalışmalarla anarşistlere ilham vermiş isimlerden Pierre Clastres’ı da es geçmiyor Morris.

“Anarşistler etnografik metinlerle eleştirel bir diyalog içine girmişler, marksistler ise antropolojiyi genellikle küçümsemişlerdir.”

Simon Springer’ın coğrafya alanında yaptığı gibi, sosyal bilimlerdeki marksist hegemonyanın, çalışılan alana dair dar bir çerçevede ve yer yer devletin, kapitalizmin ağına düşen yorumlar yapıyor olması, çalışma alanlarının kendi öz gelişimleri önünde bir engel.

Anarşizmin klasik düşünürlerinin günümüzde önemini yitirdiği düşüncesine sert bir şekilde karşı çıkan yazar, post-modernist eleştirilerin hepsini tek tek karşılamış. Özellikle “Rudolf Rocker: Nazik Bir Anarşist” isimli yazıda benzer bir durumun Rocker özelinde de işlediğini düşünüyor. Onun “Nasyonalizm ve Kültür” eserinin, milliyetçiliğin kuramcıları tarafından anlamsız bir şekilde görmezden gelindiğini vurguluyor. Yazıda “Bana göre Rocker’a sadece tarihsel bir hatıra olarak bakılmamalıdır, onun radikal dönüşüm isteyen herkes için bir ilham kaynağı olabileceğini göstermeliyiz.” diyor ve Rudolf Rocker’ın eserlerinin tekrar hatırlanması için çaba harcıyor. Diğer yandan Rudolf Rocker’ın, aynı Kropotkin gibi, geçmiş toplumların devletsiz yaşantısını anlamaya çalışırken anarşist düşüncenin önemini vurgulaması sebebiyle de önemli bir isim olduğunu düşünüyor.

Ekolojide Özgün Arayışlar

Kitabın ekolojiye yoğunlaşan kısmında ise Morris, günümüz toplumsal ekoloji mücadelesi için üç büyük isim olduğundan bahsediyor; Murray Bookchin, Lewis Mumford ve René Dubos. Bu isimlerin çizdiği siyasi mücadele hattının dışında bir ekolojinin Budizm gibi dinlerle ilişkilendirilen, kişisel çabalara endeksli, spiritüel bir felsefe olmaktan öteye gitmediğini ama ekoloji mücadelesinin devrimci bir mücadele olarak görülmesi gerektiğini ifade ediyor. Ekoloji mücadelesine hem radikal hem de devrimci bir alternatifin yolu, toplumsal ekolojinin Bookchin gibi Morris gibi tartışma yaratan yazarlarının çabalarından geçiyor kuşkusuz.

Morris için, sunuşunda Bookchin’in de belirttiği gibi derin ekolojiye ve ilkelciliğe yönelik eleştiriler kitabın dert edindiği konuların başında geliyor. Yazar, John Zerzan, Bob Black, John Moore gibi isimler tarafından savunulan düşünceyi, ABD sağının bir uzantısına benzetiyor ve bu akımlar tarafından anarşizmin klasik düşünürlerine yönelik yapılan eleştirileri hakkaniyetsiz buluyor.

***

Bütün bunların yanında Brian Morris’in, anarşizmi ona yönelik çeşitli saldırılardan korumaya çalışırken bazı yanlış anlamlandırmalara da sürüklediğini gözlemledik. Özellikle bazı post-modernist eleştirilerin anarşizme yönelttiği “iktidarsız bir dünyanın olmadığı” düşüncesini, post-modern söylemlerin anarşist literatürdeki benzerlerini bularak karşılamaya çalışıyor. Bununla uyumlu olarak anarşistlerin iktidarı yok etmeyi değil onu parçalamayı amaçladığını söylüyor. Buna karşın anarşizmin iktidara, mülkiyete ve otoriteye dayalı bütün ilişki biçimlerini ortadan kaldırmayı amaçlayan bir hareket olduğu, Morris’in ilham aldığı anarşist düşünürlerin de dahil olduğu bir toplam tarafından kabul ediliyor. Bu konuya dair asıl çarpıtma, anarşizmin post-modern teorilerle denklenmeye çalışıldığı bazı karma düşünce sistemleri tarafından yapılıyor.

Brian Morris’in bu çalışması, eksikleri ve bazı karmaşıklıkları olmasına rağmen farklı bir çalışma olarak dikkat çekiyor. Antropoloji, Ekoloji ve Anarşizm, daha önce David Greaber’in yazılarından tanıdığımız anarşizm ve antropoloji ilişkisine dair dikkat çekici bir başvuru kaynağı.

 

Zeynel Çuhadar

[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 46. sayısında yayınlanmıştır. 

The post Doğa ve İnsan Üzerine Anarşist Çözümlemelerle Dolu Bir Kitap: Antropoloji, Ekoloji ve Anarşizm – Zeynel Çuhadar appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2018/10/16/doga-ve-insan-uzerine-anarsist-cozumlemelerle-dolu-bir-kitap-antropoloji-ekoloji-ve-anarsizm-zeynel-cuhadar/feed/ 0
Nash Denkliği – Ece Uzun https://meydan1.org/2018/10/16/nash-denkligi-ece-uzun/ https://meydan1.org/2018/10/16/nash-denkligi-ece-uzun/#respond Tue, 16 Oct 2018 07:04:22 +0000 https://test.meydan.org/2018/10/16/nash-denkligi-ece-uzun/ Nash ve arkadaşları bir barda oturmaktadırlar. Arkadaşları etrafla ilgilenirken Nash elinde bulunan kâğıtlardaki matematik denklemleriyle uğraşmaktadır. O sırada kapıdan içeri çok güzel sarışın bir kadın ve onun kadar güzel olmayan dört arkadaşı girer. Bu sırada güzel sarışın kadını “tavlamaya” dair bir sohbet başlar. Arkadaşlarından biri şöyle der: “Bu size bir şey hatırlatmadı mı? Adam Smith’in […]

The post Nash Denkliği – Ece Uzun appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

Nash ve arkadaşları bir barda oturmaktadırlar. Arkadaşları etrafla ilgilenirken Nash elinde bulunan kâğıtlardaki matematik denklemleriyle uğraşmaktadır. O sırada kapıdan içeri çok güzel sarışın bir kadın ve onun kadar güzel olmayan dört arkadaşı girer. Bu sırada güzel sarışın kadını “tavlamaya” dair bir sohbet başlar. Arkadaşlarından biri şöyle der: “Bu size bir şey hatırlatmadı mı? Adam Smith’in kuramını hatırlayın, modern ekonominin babasının. ‘Rekabet durumunda kişisel hırslar ortak çıkarlara hizmet eder.’ Yani her koyun kendi bacağından asılır.” Konuşmalar sürerken Nash düşünmeye devam eder ve “Adam Smith’in görüşleri düzeltilmeli” der. “Eğer hepimiz sarışın kadını tavlamaya çalışırsak birbirimizin önünü keseriz ve hiçbirimiz onu elde edemeyiz. Sonra arkadaşlarını tavlamaya çalışırız ama onlar da bize yüz vermezler; çünkü kimse ikinci tercih olmaktan hoşlanmaz. Peki kimse sarışın kadını tavlamaya çalışmazsa? Birbirimizin yoluna çıkmayız ve diğer kızların da aşağılanmamasını sağlarız. Hepimizin kazanmasının tek yolu bu. Adam Smith şöyle demişti: ‘Gruptaki herkesin kendisi için en iyisini yapması gerekir.’ Doğru ama eksik. Çünkü en iyi sonucu almak için gruptaki herkes hem kendi hem de diğerleri için en iyisini yapmalı!”

Bu sahne John Nash’in hayat hikayesinin anlatıldığı Akıl Oyunları filminde, Nash’e Nobel Ekonomi Ödülünü kazandıracak olan Nash Denkliği teorisinin ilham sahnesi olarak kurgulanmıştır. Sahnenin kadın erkek ilişkilerine ilişkin sıkıntılı bir bakışın temsili olduğu aşikar. Öte yandan, John Nash’in gerçekten de böyle bir deneyim üstünden kendi teorisini oluşturmasının gerçek mi, yoksa Hollywood kurgusu mu olduğu net değil. Ancak denklik, bir matematik kuramı olmasının yanı sıra ekonomide yeni bir yaklaşımın öncülü rolündedir. Nash denkliği “tutsak ikilemi”nin genişletilmiş halidir.

Tutsak İkilemi Nedir?

Tutsak ikilemi, bireyin tercihlerindeki işbirliği eğilimini gösteren bir strateji oyunudur. Bu ikileme göre; bir suç çetesinin iki üyesi tutuklanarak hapsedilmiştir. Her bir tutuklu diğeriyle iletişim kurma olanağına sahip olmaksızın, tecrit edilmiş durumdadır. Savcılar tutukluları tutsak etmek için yeterli delile sahip değillerdir. Her iki tutuklu da bir yıldan az bir ceza ile kurtulmayı ummaktadır. Aynı zamanda savcılar her bir tutsağa bir pazarlık önermektedir. Her bir tutsağa ya diğerinin suç işlemiş olduğuna dair tanıklık ederek diğerine ihanet etmesi ya da sessiz kalarak diğeriyle işbirliği yapma fırsatı verilir. Sunulan seçenekler ve sonuçları şöyledir:

A ve B’nin ikisi de inkar ederse ikisi de yalnız birer yıl tutsak edilecektir.

A ve B karşılıklı olarak itiraf ederlerse ikisi de ikişer yıl tutsak edilecektir.

A itiraf eder B sessiz kalırsa A serbest bırakılır, B 3 yıl tutsak edilecektir.

A sessiz kalır, B itiraf ederse A 3 yıl tutsak edilecektir, B serbest bırakılır.

Bu ikilem, ilk olarak 1950’lerde California’daki RAND kuruluşundan Merril Flood ve Melvin Drescher tarafından bir oyun olarak biçimlendirildi. Birkaç ay sonra, Albert Tucker tarafından ilk defa tutsaklara dair bir anektod olarak farklı bir biçimde ifade edildi.

Bu teste/oyuna tabi tutulanların seçimleri, o zamana kadar iddia edilen ekonomi yaklaşımını alt üst etti. Çünkü söz konusu birey sadece kendi çıkarını değil, kendisiyle aynı suçlamaya tabi tutulan bireyin tercihini ve yapmış olduğu tercihin diğer bireye etkisini de düşünerek hamle yapıyordu. Sadece kendi çıkarının dışında başka bir tercihe yöneliyordu; işbirliği.

Klasik Ekonomide Değişen Algı

“Yaşlı adamın içinde bulunduğu berbat durumu düşününce acı çekiyordum; ve şimdi benim sadakam onu biraz olsun avutuyor ve bana da huzur veriyor.” Thomas Hobbes, neden bir dilenciye altı peni verdiğini açıklıyor. (Erdemin Kökenleri’nden-Matt Ridley)

1970’lerin sonuna gelindiğinde tutsak ikilemi, ekonomistlerin “bireysel çıkar” saplantılarına dair yanlış olan her şeyi simgeliyordu. Hobbesçu yaklaşıma göre, Adam Smith’in de söylediği gibi, birey kararını her zaman kendi çıkarı doğrultusunda vermeliydi. Bireyin kendi çıkarına göre davranması akılcı olduğu halde, iddia edilenin aksine, neden işbirliğine yönelmişti?

Bu sorunun cevabının, aynı zamanda tutsak ikileminin değiştirdiği şuydu: A şirketi piyasada elde etmek istediği karı hesaplarken rakip firmayı da düşünmeliydi. Eğer A şirketi B şirketi ile aynı ürünü üretiyorsa ve piyasaya sunacağı ürünün fiyatında artış yapacaksa B şirketinin fiyat artışı yapıp yapmayacağını düşünmek durumundaydı. Yani Coca Cola ve Pepsi istedikleri karı elde edebilmek için pazarı bölüşmeli, işbirliğine yönelmeliydi. Liberal ekonomistler bu durumu, insan davranışlarının sadece Hobbescu bir bakış açısıyla açıklanamayacağı yönünde temellendirdiler.

İşbirliği

“Şurası kesin ki, birlikte yaşayan hayvanlarda, toplumsal olmayan yetişkin hayvanların hissetmediği bir duygu vardır; yardımlaşma.” Darwin

Antik Yunan’da Sokrates’le başlayan toplum içinde insan davranışlarının ahlaki eylemi, çağlar boyunca felsefenin ana temalarından biri olmakla birlikte; ekonomi, psikoloji, sosyal bilimler gibi pek çok disiplinin de konusu olmuştur.

Bireyin yalnızca kendi çıkarını düşündüğü savı Hobbes’la birlikte bu farklı disiplinlerde de savunulmuş; bir yandan insanın doğasında diğerlerini alt etmek, rekabet etmek gibi kapitalizmin üzerinden yükseldiği değerleri, öte yandan da böyle bir durumda insanları birbirinden koruyacak devlet mekanizmasını yüceltmiştir.

Toplumsal düzenin ve bireyler arasındaki uyumun, bireylerin yalnızca kendi çıkarlarını savundukları bir “ben merkezcil” davranış eğiliminden daha baskın olduğu görüşü sadece liberal düşünceyi değiştirmemiş; kapitalist mantığın farklı bir versiyonunun olabileceği gibi bir yanılsamaya yol açmıştır.

Liberal ekonominin henüz 50-60 yıldır dillendirmeye başladığı “işbirliği” sadece insanın değil, tüm toplumsal canlıların eğilimidir. İnsanlar arasındaki bu ilişki doğadaki karşılıklı yardımlaşma ilkesinden gelir. Ekonomide “oyun kuramı”, “tutsak ikilemi” gibi yeni teorilerle, canlılar arasındaki bu ilişki liberal düşüncenin bir parçası gibi gösterilmeye çalışılsa da, toplumsal dayanışma ve karşılık yardımlaşma yüzyıllardır anarşist düşüncenin üzerinden düşüncelerini şekillendirdiği değer, ilke ve eğilimdir.

Sürekli rekabet ve bireyin çıkarını maksimize etmek gibi, insan doğasında olduğu iddia edilen insan davranışları, kapitalist bir ekonominin kendisinde bile işlememektedir ki karşılıklı yardımlaşma ilkesi liberalize ediliyor. Karşılıklı yardımlaşma ilkesi, kapitalizmin “iş”birliği yalanını teorize etmek için oluşturulmuş bir ilke değildir. Kapitalizmin ve devletin varlığının insan doğasına aykırılığını temellendirir. Toplumsal dayanışmanın, yaşamın sürdürülebilmesinin kaçınılmaz bir unsuru olduğunun savunulmasıdır.

Oyun teorisiyle, kapitalist ekonomiyi anlamak için oluşturulmuş bu popüler denkliğe bir de buradan bakmakta yarar var. Kropotkin’in “Tüm hayvan topluluklarında dayanışma, burjuvaların bizi iyice aptallaştırmak için her türlü nakarat biçiminde erdemini övdükleri yaşam mücadelesiyle karşılaştırılamayacak kadar önemli bir doğa yasasıdır.” sözünü, liberaller bile kabul etmişe benziyor.

Ece Uzun

[email protected]

 

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 46. sayısında yayınlanmıştır.

The post Nash Denkliği – Ece Uzun appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2018/10/16/nash-denkligi-ece-uzun/feed/ 0