Massachusetts – Meydan Gazetesi https://meydan1.org Anarşist Gazete Fri, 22 Sep 2017 10:40:19 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.3.13 Anarşist Teori ve Pratik Tartışmaları (4): Suçun Yetiştirme Yurtları: Hapishaneler – Pyotr Alekseyevich Kropotkin https://meydan1.org/2017/09/22/anarsist-teori-ve-pratik-tartismalari-4-sucun-yetistirme-yurtlari-hapishaneler-pyotr-alekseyevich-kropotkin/ https://meydan1.org/2017/09/22/anarsist-teori-ve-pratik-tartismalari-4-sucun-yetistirme-yurtlari-hapishaneler-pyotr-alekseyevich-kropotkin/#respond Fri, 22 Sep 2017 10:40:19 +0000 https://test.meydan.org/2017/09/22/anarsist-teori-ve-pratik-tartismalari-4-sucun-yetistirme-yurtlari-hapishaneler-pyotr-alekseyevich-kropotkin/   Anarşist düşüncenin bugün bütün savunucuları tarafından kabul edilen temel ilkeleri tıpkı farklı eğilim ya da yorum farklılıklarını ortaya çıkarmış diğer ilkeler gibi pratikte gelişen olaylar karşısında alınmış tutumlar neticesinde ortaya çıkmıştır. Suç, suçun kökenleri, cezalandırma ve cezalandırma sistemleri üzerine anarşist düşünce içerisinde bugün kendi karakterini kazanan birçok temel fikir, tarihte anarşist düşünürlerin bu başlıklar […]

The post Anarşist Teori ve Pratik Tartışmaları (4): Suçun Yetiştirme Yurtları: Hapishaneler – Pyotr Alekseyevich Kropotkin appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
 

Anarşist düşüncenin bugün bütün savunucuları tarafından kabul edilen temel ilkeleri tıpkı farklı eğilim ya da yorum farklılıklarını ortaya çıkarmış diğer ilkeler gibi pratikte gelişen olaylar karşısında alınmış tutumlar neticesinde ortaya çıkmıştır. Suç, suçun kökenleri, cezalandırma ve cezalandırma sistemleri üzerine anarşist düşünce içerisinde bugün kendi karakterini kazanan birçok temel fikir, tarihte anarşist düşünürlerin bu başlıklar etrafındaki tartışmaları sayesinde şekillenmiştir.

Daha önce bu bölümde “Onaltılar Manifestosu” isimli yazısını yayınladığımız Kropotkin, bu gibi tartışmaların odağında yer alan bir isim. Günümüzde, toplumsal mücadelelerin eksenini oluşturan anarşist düşüncenin genel karakterini yansıtmak, yaşadığımız -veya çevremizde gelişen- olayları anlamak ve yorumlamak için önemli bir yol haritası oluşturduğuna inandığımız bu tartışmaların dördüncüsünde “Suç ve Ceza Tartışmaları”na yer veriyoruz.

Anarşistler ve anarşist olmayan devrimcileri teorik düzlemde en net çizgileriyle birbirinden ayıran, kökeninde, devlet, araç-amaç çelişkisi gibi kavramlara dair görüş ayrılıklarıyla da bağlantılı “Suç ve Ceza” tartışmalarının bu anlama ve yorumlama sürecine katkısı olacağını düşünüyoruz.

Emma Goldman’ın editörlüğünü yaptığı Mother Earth dergisinin 8. sayısından alıntılayarak çevirdiğimiz bu metin, hapishanelerin işlevi üzerine anarşist düşünce içerisindeki önemli incelemelerden biridir. Tartışmanın ilerleyen bölümlerinde diğer anarşist düşünürler tarafından farklı zaman ve yerlerde benzer konular üzerine yazılan yazıları yayınlayacağız.


Suçun Yetiştirme Yurtları: Üniversiteler

Son zamanlarda birçok tanınmış avukat ve sosyoloğun gündemini meşgul eden, büyük “suç ve ceza” sorusunu şimdilik bir kenara bırakacak ve elimden geldiğince şu sorunun cevabını arayacağım: “Hapishaneler toplumdaki anti-sosyal davranışların sayısında azalma sağlayabiliyorlar mı?”

Bu soruya; hapishanelerde neler olup bittiğini bilen, önyargısız her insan güçlü bir ‘Hayır’ yanıtını verecektir. Aksi takdirde, konu ile ilgili ciddi bir çalışma yapılacak olursa, hapishanelerin -en iyisinin bile- “suç”un yetiştirme yurtları olduğuna ve anti-sosyal davranışların daha kötü bir hale gelmesine sebep olduklarına; sözgelimi suç olarak bilinen her ne varsa onun liseleri, üniversiteleri oldukları sonucuna varılacaktır. Tabi ki bir zamanlar hapsedilmiş kim varsa hapishaneye geri döneceği iddiasında değilim. Her yıl binlerce kişi yanlışlıkla hapse atılıyor. Ancak hapishanede geçmiş birkaç yılın -buranın bir hapishane olmasından dolayı- bireyi yargı önüne çıkaran kusurları artırdığını savunuyorum.

Bu nedenler; risk alma isteği, çalışmaya karşı duyulan antipati, (büyük oranda yapılacak işin iyi bir uzmanlaşma gerektirmesi sebebiyle) adaletsizlik ve ikiyüzlülükten dolayı toplumu hor görme, fiziksel enerji isteği ve bütün bu sebepler hapishanede tutsak edilerek pekiştirilir.

Yirmi beş yıl önce bu fikri geliştirdiğim ve şimdilerde baskısı tükenen kitabımda (Rus ve Fransız Hapishanelerinde) Fransa’da ikinci kez hapsedilen tutukluların sayılarıyla ilgili yürütülen bir soruşturmayla açığa çıkarılan gerçekleri inceleyip bu düşünceyi destekledim. Bu incelemenin sonuçlarına göre mahkemeye çıkanların neredeyse yarısı yargı önüne çıkarılmadan önce, beşte ikilik kısmı ise polis sorgusuna çıkarılmadan önce zaten bir ya da iki kez hapsedilmiş oluyor. Fransa’da ortaya çıkan bu yüzde kırklık korkunç oranın yanı sıra, Michael Davitt’e(1) göre kürek cezasına çarptırılmış tutsakların yüzde doksan beşi daha önce hapishane ‘eğitimi’ görmüş kişilerden oluşuyor.

Küçük bir düşünme süreci, meselenin başka türlü olamayacağını gösterecektir. Bir hapishane, tutsaklar üzerinde yozlaştırıcı bir etkiye sahiptir ve hep öyle olacaktır. Birini ilk kez hapse atmış olun. Binaya girdiği andan itibaren bütün insanlığını kaybeder, o artık sadece “Numara XY” dir. Kendi iradesiyle hiçbir şey yapamayacaktır. Onu aşağılık bir duruma düşürmek için aptal bir giysinin içine koyarlar. Onu bağlı olduğu bütün ilişkilerden mahrum bırakırlar ve böylece üzerinde olumlu etkisi olabilecek her bireyin eylemini dışarıda bırakırlar.

Sonra emeğini koyar ortaya, ancak bu onun ahlaki gelişimine yardımcı olabilecek bir emek değildir. Hapishane emeği, temelinde bir intikam aracıdır. Tutsak, uyguladığı cezaları “reform” yaparmış gibi gösteren bu “toplumun ileri gelenleri”nin zekası hakkında ne düşünmelidir?

Fransız hapishanelerinde tutsaklara bir çeşit faydalı ve maaşlı bir iş verildi. Ancak bu iş için bile saçma bir şekilde düşük ücret uygulandı ve hapishane otoritelerine göre başka türlü olması mümkün değildi. Hapishane emeği, diyorlar; değersiz köle emeğidir. Bunun sonucunda tutsak, çalışmaktan nefret etmeye başlar ve şöyle söyleyerek yaptığı işe son verir; “Gerçek hırsızlar biz değil, bizi burada zorla tutanlardır.”

Böylece tutsağın beyni, dolandırıcı şirket yöneticilerine saygı duyan, onu ise yeterince kurnaz olmadığı için kötü bir şekilde cezalandıran toplumun adaletsiz olduğu fikriyle tekrar tekrar dolup taşar. Ve dışarı çıktığı an çoğunlukla intikamını ilkinden daha ağır bir şekilde alır. İntikam, intikam doğurur.

Ondan alınan intikam üzerine, o da toplumdan intikam alır. Her hapishane, bir hapishane olduğu için, tutsakların fiziksel enerjilerini yok eder. Onlara kutup soğuklarından bile kötü davranır. Geçtiğimiz günlerde İngiliz Tabipler Birliği Kongresi’ndeki konuşmasında Miss Allen’ın gayet açık bir şekilde ortaya koyduğu gibi; temiz havaya duyulan istek, varoluşun monotonluğu, özellikle izlenim edinme isteği, tutsağın bütün enerjisini alır ve uyarıcılara (alkol, kahve) yönelik bir arzu üretir. Ve nihayet, anti-sosyal eylemlerin çoğu irade zayıflığına dayandırılabilir, hapishane eğitimi ise tamamen, iradeyi her ortaya çıktığı yerde öldürmeye yöneliktir.

Daha da kötüsü. Ben hapishane reformcularına ciddi anlamda, Amerikan hapishanelerinde 14 yıl tutulmuş ve deneyimlerini büyük bir samimiyetle kitabında anlatmış olan Alexander Berkman’ın “Hapishane Anıları”nı (Prison Memoirs)(2) okumalarını tavsiye ediyorum. Okuyan, eğer bu cehennemden kurtulmaya karar vermezse, dürüst duyguların nasıl baskılanması gerektiğini görecektir. 5-6 yıllık böylesi bir eğitimden sonra bireyin iradesi ve iyi niyetini arttıracak ne olabilir?

Ve serbest bırakıldıktan sonra, onlarla birlikteliği yüzünden hapse girdiği dostlarının yanına dönmecekse nereye gidebilir? Onu kendileriyle eşit görenler yalnızca o dostlarıdır. Ama eğer onlara katılırsa mutlaka birkaç hafta içinde geldiği yere geri dönecektir. Ve sonunda döner. Gardiyanlar bunu iyi bilir.

Bana sıkça “hapishaneler için nasıl reformlar öneriyorsunuz” diye soruluyor; şimdi, 25 yıl önce olduğu gibi, hapishanelerin nasıl düzeltilebileceğini gerçekten bilmiyorum. Onların temeline kadar yıkılması gerekir. Şöyle de denebilir ya da şöyle bir yol çizilebilir; her ne yapıyorsanız daha az zalim, daha fazla düşünceli olun. Ancak bu, şunu beraberinde getirecektir: Her hapishaneye müdür olarak bir Pestalozzi(3)ve gardiyan olarak da 60 Pestalozzi’yi görevlendirelim, ne kadar saçma olurdu. Ama bunun dışında hiçbir şey işe yaramaz.

Oldukça iyi niyetli Massachusetts hapishane görevlileri, önerilerimi sormak için yanıma geldiklerinde onlara tek söyleyebildiğim şuydu: Eğer hapishane sistemini tamamen ortadan kaldıramıyorsanız, o zaman kesinlikle çocukları ya da gençleri hapishanelerinize almayın. Eğer bunu yaparsanız, bu bir cinayettir. Ve sonra, hapishanelerin ne olduğunu deneyimleyerek öğrendikten sonra, gardiyan olmayı reddedin ve suçla mücadele etmenin tek doğru yolunun onu önlemek olduğunu anlatmaktan asla yorulmayın. Maliyetine, sağlıklı belediye konutlarında, okulda veya ailede, hem ebeveynlerin, hem çocukların; her kızın ve erkeğin bir meslek öğrendiği, komünal ve mesleki iş birliği, her türden uşraş için topluluklar ve her şeyden önemlisi gençlerde, insan doğasını ahlaki duyarlılığa taşıyabilecek bir özlemin, idealizmin gelişmesi. Bunlar cezalandırnanın asla yapamayacağı şeyleri başaracaktır.

  1. Michael Davitt (1846-1906), IRA’nın öncüsü olan İrlandalı Fenian Kardeşliği’nin üyesi, toprak ağalarına karşı köylü hareketini örgütleyenlerdendi.
  2. Bu metnin Türkçesi, Kavram Yayınları’ndan yayınlanan “Anarşistin Yaşamı-Alexander Berkman’ın Yazıları” isimli kitabın birinci kısmında yer almaktadır.
  3. Johann Heinrich Pestalozzi (1746-1827), Toplumun eğitimle düzeltilebileceğine, her insanın iyiliğe elverişli olduğuna inanan, bireylerin toplumdaki yaρıcı rolünü yerine getirebilmesi için, ahlaki eğitimin, hayati bir değeri olduğunu öne süren pedagog.

Yazının orjinali için:

www.theanarchistlibrary.org/library/petr-kropotkin-prisons-universities-of-crime

Çeviri: Zeynel Çuhadar

[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 40. sayısında yayınlanmıştır. 

 

The post Anarşist Teori ve Pratik Tartışmaları (4): Suçun Yetiştirme Yurtları: Hapishaneler – Pyotr Alekseyevich Kropotkin appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2017/09/22/anarsist-teori-ve-pratik-tartismalari-4-sucun-yetistirme-yurtlari-hapishaneler-pyotr-alekseyevich-kropotkin/feed/ 0
“Kadınları Mücadele Özgürleştirir” – Özlem Arkun https://meydan1.org/2017/02/26/kadinlari-mucadele-ozgurlestirir-ozlem-arkun/ https://meydan1.org/2017/02/26/kadinlari-mucadele-ozgurlestirir-ozlem-arkun/#respond Sat, 25 Feb 2017 21:29:11 +0000 https://test.meydan.org/2017/02/26/kadinlari-mucadele-ozgurlestirir-ozlem-arkun/ 25 Mart 1911 yılında Triangle gömlek fabrikası yangınında 146 kişi yaşamını böyle yitirmişti. Ölüme giderken kardeşlerine sarılanların ardından yüz binler döküldü sokaklara; onları anmaya ve uğurlamaya. Her yıl 8 Mart’larda, yiten kardeşlerini yad ederek, dünyanın dört bir yanında yan yana duran kadınlar elbette bu kız kardeşliği bilenler ve yaratanlardır. Her yıl 8 Mart’ları kadınların isyan […]

The post “Kadınları Mücadele Özgürleştirir” – Özlem Arkun appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>


Kadınlar, erkekler, çocuk yaşta kızlar ve oğlanlar çığlık çığlığa pencerelerin dış taraftaki dar çıkıntılarına doluşup kendilerini o yüksek katlardan caddenin boşluğuna bıraktılar. Atlarken üstlerindeki elbiseler alev alev yanıyordu. Kızlardan bazılarının saçları uzundu ve saçları bir alev ırmağı gibi boşlukta düşerken arkalarından akıyordu. En ürkütücü gerçek de binanın hem Grene Caddesine hem de Washington Place Caddesine bakan her iki yönünde de ölenlerin ve ölmekte olanların bir yığın oluşturmalarıydı.

Her iki yönden birbirine bakan pencerelerden olanları seyretmek zorunda kalanlar, birbiri ardına ölen insanların ölüm anında kurdukları acılı dostluklara da tanık oldular; kızlar kollarıyla birbirlerine sarılmış bir şekilde atlıyorlardı.

Howard Zinn – Amerikan Halklarının Tarihi  


25 Mart 1911 yılında Triangle gömlek fabrikası yangınında 146 kişi yaşamını böyle yitirmişti. Ölüme giderken kardeşlerine sarılanların ardından yüz binler döküldü sokaklara; onları anmaya ve uğurlamaya. Her yıl 8 Mart’larda, yiten kardeşlerini yad ederek, dünyanın dört bir yanında yan yana duran kadınlar elbette bu kız kardeşliği bilenler ve yaratanlardır.

Her yıl 8 Mart’ları kadınların isyan gününe çeviren ise bu acıların tarihi değil; acısını öfkesine katanların, kardeşliği büyütenlerin, yasını isyan eyleyenlerin tarihidir. Bugünü görmek için tarihe bakmak gerekir.

“Oy Hakkı”na Sıkıştırılmayı Reddeden Kadınlar Direniyor

1912 yılının Ocak ayında Massachusetts’te Amerikan yün şirketinde çalışanların haftalık ücret zarfları dağıtıldığında Portekizli kadınlar zarflardaki paranın ailelerini doyurmaya yetmeyeceğini söyleyerek işi bıraktılar. Grev dalga dalga büyüyerek 20.000 işçiye kadar ulaştı. İşçiler ve aileleri için mutfaklar kuruldu, yakacak sağlandı. Hatta grevin ilerleyen aylarında çocuklar, marşlar ve sloganlarla grev süresince onlarla ilgilenecek koruyucu ailelere gönderildi. Amerika’da işçi mücadelesinin yükseldiği bu yıllarda, kadınlar Öğretmenler Birliği’ni, Kadın Giysileri İşçileri Sendikası’nı ve Çamaşırhane İşçileri Sendikası’nı kurdular; bulundukları alanlarda örgütlendiler.

Bu dönemde pek çok kadın radikal, sosyalist ya da anarşistti; “doğrudan eylem” ise dönemin altın anahtarıydı. Fakat bunun yanında Emma Goldman’ın deyişiyle “Evrensel boyutlarda oy hakkı son modern fetiş haline gelmişti” ve birçok kadın da “kadınlara oy hakkı” için mücadele ediyordu. Birçok sendikacı, sosyalist ya da entelektüel kadın bu kampanyalarda ter dökerken; bir grup kadın ise “oy verme” durumunun kendisini eleştiriyordu. Bunlardan biri olan Helen Keller bir anarşist olmamasına rağmen İngiltere’deki bir oy hakkı savunucusuna yazdığı mektupta şöyle diyordu:

“Oy kullanmak mı? O da ne demek? Yani biz gerçekte var olan ama varlığı resmen kabul edilmeyen iki zorbadan birini seçmek durumundayız. Hangisi seçilirse seçilsin bizim kaderimizin değişmeyeceği iki hükümdardan birini seçeceğiz… Ülke topraklarının 10/11’inin 200.000 kişiye; 1/11’inin ise kalan 40.000.000 kişiye ait olduğu Büyük Britanya’da oy kullanmak hangi sorunu çözebilir? Erkeklerinizin milyonlarcası oy kullanarak kendilerini bu adaletsizlikten kurtarabildiler mi?”

Yaşamını anarşist mücadeleye adamış bir kadın olan Emma Goldman ise 1911’de oy hakkı üzerine yazdığı makalesinde oldukça net konuşmuştu: “Politik eylemler tarihi kanıtlamaktadır ki insana dolaysız daha az bedel ödeyerek ve daha uzun ömürlü bir şekilde alabileceği hiçbir hak verilmemiştir. Aslına bakarsanız insanlığın kazandığı toprağın her santimetre karesi sürekli bir savaş bitmez tükenmez bir kendini kanıtlama çabası ile kazanılmıştır, oy hakkı yoluyla değil. Kadının özgürlüğüne ulaşmada elde ettiği kazançların oy sandığından çıktığına inanmamız ya da çıkacağını varsaymamız için hiçbir neden yoktur.” Emma Goldman’ın bu sözleri birçok kadına ilham olmuş ve kadın özgürlük mücadelesine çok şey katmıştır.

Toplumsal Mücadeleden Toplumsal Devrime Kadınlar Örgütleniyor

1936 İspanya’sına baktığımızda Mujeres Libres, toplumsal mücadelenin, toplumsal devrime dönüştüğü bir dönemde, öz örgütlü kadınların nasıl özgürleştiğine çok güzel bir örnek oluşturmaktadır. Mujeres Libres’li kadınlar; kadınların güçlenmesi ve toplumsal mücadeleye katılması için birçok alan açmış ve birçok proje üretmiştir. Kadınların okuryazarlığını arttırmak için kurslar, hamilelik ve doğum kontrolü konularında bilgilendirici sınıflar, çocuk bakımının paylaşıldığı projeler oluşturmuşlardır. 1938 yılında ise Paris Komünarlarından anarşist Louise Michel adına bir Anne-Çocuk Sağlığı Enstitüsü açmışlardır. Bunların yanında Mujeres Libres adında bir dergi çıkaran örgüt, bu dergiyi güçlü bir propaganda aracı olarak kullanmış eğitimden sağlığa, toprakların kolektifleştirilmesinden çocuk bakımına kadar birçok konuda kadınlar tarafından kaleme alınan makalelerle; bir taraftan kadınlara seslenirken diğer taraftan da sendikal mücadele içerisindeki erkeklere, kadınların öz örgütlü mücadelesinin gerekliliğini anlatmıştır. Mujeres Libres, Franco faşizmine karşı cephe gerisinde olduğu kadar cephede de yer almış ve kadınları direnişe çağırmıştır. Mujeres Libres’li anarşist kadınlar 1936’dan bugüne çok değerli bir deneyimin taşıyıcıları olmuşlardır.

Mücadele Özgürleştiriyor

Kadının özgürlüğünün kendisinden gelmesine ve öz örgütlülüğün gücüne dair kadın mücadelesinde hayat bulan fikri Emma Goldman’ın “oy hakkı” üzerine yazdığı makalesinin devamında bulabiliriz: “Kadının gelişimi, özgürlüğü kendisinden gelmeli, kendi çabaları ile elde edilmelidir. Öncelikle bir kişilik olarak kadın kendini kanıtlamalıdır. İkincisi, vücudu hakkında kendinden başka kimsenin söz hakkı olmamalıdır ki bunu istemedikçe çocuk yapmayı reddederek, tanrıya, devlete, topluma, kocasına, ailesine hizmet etmeyi reddederek ve kendi yaşamını yalınlaştırarak derinleştirerek ve zenginleştirerek sağlayabilir; kadını özgürleştirecek olan bu tavırdır oy sandığı değil.”

Biz kadınlar dünyanın dört bir yanında, yüzyıllardan bu yana kendi yaşamlarımızın kontrolünü kendi ellerimize almak için direniyoruz. Kapatılmak istendiğimiz evlerden ve fabrikalardan çıkıp; iradelerimizi gasp edenlere karşı; özgürlüğümüzü kazanmak için mücadele ediyoruz. Biliyoruz tarih boyunca kadınların seçimleri hiçbir zaman önemli olmadı, ama bizi bir seçme zorunluluğuna sıkıştırmanın da kendimizi önemli hissetmek olmadığını biliyoruz. Bizim yerimize kazanmak isteyen iktidarlara “oy vermek” sonunda kazanmak ya da kaybetmek meselesi değil; tarihin bize anlattığı gibi bizim için hiçbir şeyin değişmeyeceğidir. Ancak tarihte de günümüzde de seçimlerini özgürlükten yana durarak verenlerin az olmadığını bunların bir çoğununda kadınlar olduğunu görüyoruz. Biz onların seçtiği yoldan yürüyeceğiz, yaşamak için değiştireceğiz, var olmak için kazanacağız.

Özlem Arkun

[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 36. sayısında yayınlanmıştır.

The post “Kadınları Mücadele Özgürleştirir” – Özlem Arkun appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2017/02/26/kadinlari-mucadele-ozgurlestirir-ozlem-arkun/feed/ 0