mobbing – Meydan Gazetesi https://meydan1.org Anarşist Gazete Thu, 17 Dec 2020 14:12:52 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.3.13 Mobbing Uygulayan Başhekim Görevden Uzaklaştırıldı https://meydan1.org/2020/12/17/mobbing-uygulayan-bashekim-gorevden-uzaklastirildi/ https://meydan1.org/2020/12/17/mobbing-uygulayan-bashekim-gorevden-uzaklastirildi/#respond Thu, 17 Dec 2020 14:12:50 +0000 https://meydan1.org/?p=67677 Kumluca Devlet Hastanesi’nde görev yerlerini terk ettikleri için iki hemşireye A4 kağıdına 500 kez “Ben salağım, servisimden başka servise gittim” diye yazdıran başhekim, görevden alındı.   Antalya’nın Kumluca ilçesinde bulunan Kumluca Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. Ayşegül Alkan, hemşireler Merve Şahiner Çalışkan ve Ayşe Yetkin Çalışkan’ın görev yerlerini terk ettiklerini öne sürerek, A4 kağıdına “Ben salağım, servisimden […]

The post Mobbing Uygulayan Başhekim Görevden Uzaklaştırıldı appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
Kumluca Devlet Hastanesi’nde görev yerlerini terk ettikleri için iki hemşireye A4 kağıdına 500 kez “Ben salağım, servisimden başka servise gittim” diye yazdıran başhekim, görevden alındı.  

Antalya’nın Kumluca ilçesinde bulunan Kumluca Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. Ayşegül Alkan, hemşireler Merve Şahiner Çalışkan ve Ayşe Yetkin Çalışkan’ın görev yerlerini terk ettiklerini öne sürerek, A4 kağıdına “Ben salağım, servisimden başka servise gittim” yazmalarını istedi. Hemşireler, yazıyı yazmaya karşı çıkıp, resmi disiplin yönetmeliğinin uygulanmasını talep etti.  Başhekim Alkan’ın talebi kabul etmemesi üzerine iki hemşireye A4 kağıdına 500 kez “Ben salağım, servisimden başka servise gittim” yazdırdı. Alkan, A4 kağıtların altına da “Başhekimin ısrarı ile kaleme alınmıştır” notunu düştü. Mobbinge uğradıklarını belirten hemşireler, Alkan hakkında İl Sağlık Müdürlüğü’ne şikayette bulundu. 

 İl Sağlık Müdürlüğü, iddialar üzerine geniş kapsamlı inceleme başlatırken, Sağlık Bakanlığı da duruma el koydu. Yazılı açıklama yapan Başhekim Alkan; iddiaların gerçeği yansıtmadığını söyleyerek, “Saygı ve meslek etiği çerçevesinde tepkimi sözlü olarak ve asla hakaret içermeyen şekilde görev yerini terk eden personele gösterdim” ifade etti.

Antalya İl Sağlık Müdürlüğü, soruşturmanın selameti için Başhekim Alkan’ı görevinden el çektirdiği bildirildi.  Kararı doğrulayan Antalya İl Sağlık Müdürü Adem Hülür, “Soruşturmanın selameti açısından başhekim görevinden el çektirildi” dedi. Başhekim Alkan’ın, soruşturma tamamlanana kadar asli görev yerine iade edildiği öğrenildi. 

The post Mobbing Uygulayan Başhekim Görevden Uzaklaştırıldı appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2020/12/17/mobbing-uygulayan-bashekim-gorevden-uzaklastirildi/feed/ 0
Mobbing Var da Sömürü Yok Mu? – Fırat Binici https://meydan1.org/2019/04/20/mobbing-var-da-somuru-yok-mu-firat-binici/ https://meydan1.org/2019/04/20/mobbing-var-da-somuru-yok-mu-firat-binici/#respond Sat, 20 Apr 2019 16:27:45 +0000 https://test.meydan.org/2019/04/20/mobbing-var-da-somuru-yok-mu-firat-binici/ İçerisinde yaşadığımız sistemde yaşanan adaletsizlikleri, bu adaletsizliklerin yol açtığı ilişki biçimlerini ve yapıları tanımlamak için pek çok kavramsallaştırma yapılıyor. Felsefe, sosyoloji, ekonomi gibi farklı çalışma alanlarında oluşturulan ve geliştirilen bu kavramlar; sorunsalın kaynağına inmek, sorunu tanımlamak, çözüm için kullanılacak yöntemleri belirlemek ve çözüme kavuşturmak adına önemli bir noktada duruyor. Ne var ki özellikle akademik camianın […]

The post Mobbing Var da Sömürü Yok Mu? – Fırat Binici appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

İçerisinde yaşadığımız sistemde yaşanan adaletsizlikleri, bu adaletsizliklerin yol açtığı ilişki biçimlerini ve yapıları tanımlamak için pek çok kavramsallaştırma yapılıyor. Felsefe, sosyoloji, ekonomi gibi farklı çalışma alanlarında oluşturulan ve geliştirilen bu kavramlar; sorunsalın kaynağına inmek, sorunu tanımlamak, çözüm için kullanılacak yöntemleri belirlemek ve çözüme kavuşturmak adına önemli bir noktada duruyor. Ne var ki özellikle akademik camianın “çözümleme” konusundaki hegemonyasıyla karşı karşıyayız. Elbette terminoloji önemli, fakat son yüzyılda giderek artan ve artmaya da devam eden bu yeni kavramlar silsilesi, işi içinden çıkılmaz bir hale dönüştürebiliyor. Ekonomik adaletsizlikleri ortadan kaldırmak adına mücadele eden biz işçiler için de benzer bir durum geçerli. Genç İşçi Derneği olarak daha önce çeşitli metinlerimizde, hatta afişlerimizde kullandığımız “mobbing” birkaç zamandır kendi içimizde tartıştığımız bir kavrama dönüştü. Bu kavramı kullanmanın mücadelemizdeki ve en önemlisi toplumdaki karşılığı üzerine yapmış olduğumuz tartışmalardan hareketle, okuyacağınız bu yazıyı yazmaya ve yayınlamaya karar verdik.

Mobbingin Kökeninde Psikolojik Şiddet Var

Son yıllarda sıkça duyduğumuz mobbing kavramı, latince “kararsız kalabalık” anlamındaki “mobile vulgus” sözcüğündeki “mob” kökünden türemiştir. İngilizce’de mob isim olarak düzenli şiddet uygulayan güruh veya çete anlamına gelir, mob’un eylem hali olan “mobbing” ise psikolojik şiddet, taciz, rahatsız etme veya sıkıntı verme anlamındadır.

İlk olarak biyologlar tarafından 19. yüzyılda kullanılmaya başlayan mobbing kavramı 1960’larda Konrad Lorenz’le beraber yeniden görünür olmaya başlamıştır. Hayvan davranışlarını inceleyen Lorenz, mobbingi, küçük hayvan gruplarının daha güçlü ve yalnız bir hayvana saldırarak uzaklaştırması ya da aynı kuluçkadan çıkan kuşlar arasında yaşanan, diğer kuşların aralarındaki fiziksel olarak en zayıf kuşu yiyecek ve sudan uzak tutarak onu saf dışı bırakması anlamında kullanmıştır. Bu kavramın iş yaşamında kullanılması ise 1980’li yılların başında çalışma psikoloğu Heinz Leymann ile gerçekleşmiştir. Çeşitli iş yerlerinde yaptığı çalışmalarda, çalışanlar arasında uzun süreli düşmanca ve saldırgan davranışlar saptamış ve mobbing’i çalışma psikolojisi alanına sokmuştur.

Mobbing en yalın haliyle bir iş yerinde, patron ile işçiler arasında veya yalnızca çalışanlar arasında ortaya çıkan düşmanca davranışların sistematik hale gelmesidir. Bu davranışlar genelde sözlü şekilde gerçekleşmekte, pek nadir olarak fiziksel şiddet boyutuna ulaşmaktadır. Bir çalışma ortamındaki bireyler arasında, bireye zarar veren ilişki biçimi bu şekilde tanımlanmıştır. Açığa çıkan bu ilişki biçiminde bir veya birden fazla zorba, yine aynı şekilde bir veya birden fazla mağdur bulunmaktadır. Zorba tarafından uygulanan bu davranış şekli, şiddet olarak tanımlanır. Ve bu şiddetin sistematikleşmesi, şiddete maruz kalanı psikolojik olarak yıpratır. İş yerinde mobbinge maruz kalan bireyde uykusuzluk, iştahsızlık ve daha ilerleyen evrelerde depresyon görülebilir. Bu durum bireyin iş yeri içerisindeki performansını etkileyeceği gibi, yaşamının farklı alanlarında da etkisini gösterir.

Bütün Yasalar Patrondan Yanayken Mobbing İşçiden Yana Olabilir Mi?

Belediyelerin hazırladıkları bilboardlarda, hatta devlet iktidarına yakın gazetelerde ve televizyon kanallarında bile “mobbing” ile ilgili bilgilendirmeler bir süredir yapılıyor. Mobbinge maruz kaldığınız takdirde yapacaklarınızın yasal çerçevesi, şikayet edebileceğiniz yerler gibi detaylar bu kanallar aracılığıyla anlatılmakta. Hatta bu konuda çalışmalar yürüten mobbingle mücadele vakıfları, dernekleri bile mevcut. Aslında, şüphe edilmesi gereken şeylerin başında buna benzer örnekler geliyor. İş cinayetlerinden, işçinin hak gasplarına varıncaya kadar devletin ve yasalarının “patron koruyucusu” olduğu açık bir gerçek. Soma Maden katliamından Torunlar katliamına, inşaatlarda “kaza” adı altında katledilen işçilere yönelik devlet tutumunun ne olduğunu bilmeyenimiz var mı? Devletin tüm bu katliam ve sömürüyle nasıl ekonomik bir ilişkisi olduğunu bilmeyenimiz var mı? Öyleyse mobbing kavramının -hem de işçinin lehine- bu kadar yükseltiliyor olması şüphe çekici değil mi?

“Mobbing Yoktur” Sertifikası Gene Başka Bir Şirketten

Sadece devlet kurumları mı? Hayır, mobbinge ilişkin bilgilendirici sunumlar ve çalışmalar şirketler eliyle gerçekleşiyor. Mutlu, huzurlu ve mobbingsiz çalışma koşulları, bizzat sömürünün başında bulunanlarca dillendiriliyor.

Kuşkusuz bu tarz bir stratejinin, şirketlerin verim arttırma yöntemleriyle doğrudan ilişkisi var. “Mobbing yoktur” sertifikalı bir şirket böylece sömürmemiş olacak, kapitalizm denilince akla gelen kötü imajdan kendini uzak tutmuş olacaktır!

Aslında neyin mobbing olup olmadığının şirketler eliyle belirleniyor oluşu, tam da karşısında mücadele edilen sömürü sistemini görünmez kılmakla ilgilidir. Örneğin, kavramın bir de tersi var; ters-mobbing!

Bir iş yerinde çalışıyorsunuz. Ödenmeyen ücretleriniz, verilmeyen haklarınız, yaşadığınız olumsuzluklar nedeniyle sizinle benzer durumda olan diğer işçilerle beraber; bu olumsuzluğu patrona hissettirmek için bir araya geliyorsunuz. Direniş yapıyorsunuz, eyleme geçiyorsunuz, örgütleniyorsunuz… Patrona ters-mobbing yapmış oluyorsunuz!

Mobbing Sömürüyü Görünmez Hale Getiriyor

Aslında tartışmanın önemli kısmı burada yatıyor. Bir fabrikadaki, atölyedeki, herhangi iş yerindeki ilişki biçimini mobbing olarak tanımladığımızda, başka iktidarlı ilişki biçimlerini, örneğin yaşamını sürdürmek için orada emeğin satmaya mecbur bırakılan işçinin varlığını yok saymış olmuyor muyuz?

Yani mobbing olmayan bir iş yerinde sömürü yok mu diyeceğiz? Öte yandan, mülkiyetçi ilişki biçiminin açığa çıkmasından bu yana, mülkiyete sahip olan ve olmayan arasındaki sömürücü ilişki biçimini nereye koyacağız?

Mobbing ve benzeri kavramlarla yapılmaya çalışılan işte tam da bu. İlgiyi patron-işçi ilişkisinde başka bir yere çekerek, örneğin çalışanlarına iyi ya da kötü davranmaya, çok çalıştırıp az çalıştırmaya çekerek; aslında bu iktidarlı ilişkinin kendisini görmezden gelmemize neden olur.

Bir yerde mobbing yoksa, işçi sömürüsü olmamış olur! İşçinin işçi olma durumu normalleşir. Kapitalist sistemin bu yapısı olağanlaştırılır. Mutlu mesut işçiler, mutlu mesut patronlar, mutlu kapitalizm…

Oysa kapitalist sistemin kendisi sömürü üzerine kuruludur. Sömürü sisteminin yok olması, mobbingin olmamasıyla değil; başka bir üretim-tüketim-dağıtım ilişkisiyle mümkündür. Keza bu üretim-tüketim-dağıtım ilişkisi ihtiyaç temellidir ve kimsenin diğerinden daha fazlasına sahip olmasına; diğerini sömürmesine olanak vermez. Merkezi üretim alanlarından çok yerelin ihtiyaçlarıyla şekillenen, “iş” olmayan üretim-tüketim-dağıtım sürecini şekillendirir. Kafa-kol emeği ayrımının ortadan kalktığı, iş bölümünün -dolayısıyla uzmanlaşmanın- olmadığı ve herkesin her işi yapabilmesine imkan veren bir sisteme dayanır.

İşçi mücadelesinde bu ve benzer kavramlara temkinli yaklaşmak, sadece ekonomik alanın değil bilginin de iktidarını elinde tutanların bizimle aynı safta olmadığını anlamak açısından önemlidir. Bu, buna benzer alanlarda kavramlar oluşturulmasına karşı olmak demek değildir. Bu, sömürünün ne olduğunu unutturmamak demektir. Bu, kapitalizmle ilişkisini unutturmadan kendi kavramlarımızı oluşturmanın gerekliliğidir. İçinde bulunduğumuz muğlaklıklar sisteminde buna daha fazla ihtiyacımız var.

 

Fırat Binici

[email protected]

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 49. sayısında yayınlanmıştır.

The post Mobbing Var da Sömürü Yok Mu? – Fırat Binici appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2019/04/20/mobbing-var-da-somuru-yok-mu-firat-binici/feed/ 0
Türkiye’de 9 Milyon 600 Binden Fazla İşçi Mobbinge Uğruyor https://meydan1.org/2018/10/24/turkiyede-9-milyon-600-binden-fazla-isci-mobbinge-ugruyor/ https://meydan1.org/2018/10/24/turkiyede-9-milyon-600-binden-fazla-isci-mobbinge-ugruyor/#respond Wed, 24 Oct 2018 12:35:16 +0000 https://seninmedyan.org/?p=44653 Mobbing ile Mücadele Derneği’nin Yalova Temsilciliği kuruldu. Kentteki bir otelde temsilci ve yönetim kurulu ile bir araya gelen derneğin genel başkanı İlhan İşman, Türkiye genelinde 9 milyon 600 bin kişinin mobbinge uğradığına dikkat çekerek şunları söyledi: “Türkiye’de kaç kişinin mobbinge uğradığıyla ilgili aslında elimizde istatistiki veriler yok. Mobbingle mücadelede destek hattı olarak faaliyet gösteren Çalışma […]

The post Türkiye’de 9 Milyon 600 Binden Fazla İşçi Mobbinge Uğruyor appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

The post Türkiye’de 9 Milyon 600 Binden Fazla İşçi Mobbinge Uğruyor appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2018/10/24/turkiyede-9-milyon-600-binden-fazla-isci-mobbinge-ugruyor/feed/ 0
Vardiyalı, Yoğun, Esnek Çalış, Çalış, Çalış – Merve Demir https://meydan1.org/2017/11/09/vardiyali-yogun-esnek-calis-calis-calis-merve-demir/ https://meydan1.org/2017/11/09/vardiyali-yogun-esnek-calis-calis-calis-merve-demir/#respond Thu, 09 Nov 2017 17:54:23 +0000 https://test.meydan.org/2017/11/09/vardiyali-yogun-esnek-calis-calis-calis-merve-demir/     Günde kaç saat çalışıyoruz? Yine mi mesaiye kalmak zorundayız? Bu saatler daha ne kadar esneyecek? Bu hafta da mı izin yok? İş yerlerinde birbirinden farklı beş çalışma saati programı bulunur. Tam gün, vardiya usulü, kısmi, yoğun çalışma ve esnek çalışma saatleri. Tam gün, bir iş gününe (8 saat) sığdırılan iştir ve günümüzde en […]

The post Vardiyalı, Yoğun, Esnek Çalış, Çalış, Çalış – Merve Demir appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
 

 

Günde kaç saat çalışıyoruz? Yine mi mesaiye kalmak zorundayız? Bu saatler daha ne kadar esneyecek? Bu hafta da mı izin yok?

İş yerlerinde birbirinden farklı beş çalışma saati programı bulunur. Tam gün, vardiya usulü, kısmi, yoğun çalışma ve esnek çalışma saatleri. Tam gün, bir iş gününe (8 saat) sığdırılan iştir ve günümüzde en çok bu çalışma şekli kullanılır. Vardiya usulü çalışma ise yapılan işin devamlılığı ve 8 saatlik çalışmayla “talebi karşılayamama” gerekçesiyle 24 saatte birden fazla vardiyayla çalışmaktır. Kısmi çalışmanın bir diğer adı bizim mağaza camlarında sıkça gördüğümüz “part-time” çalışmadır. Günlük çalışma süresinin bir kısmının kullanılması anlamındadır. Günde 5 saat çalışmak gibi. Yoğun çalışma ise haftalık çalışma saatine uymak koşuluyla gün içindeki çalışma saatlerini artırmak veya azaltmak anlamına gelir. Haftada 4 gün günde 10 saat çalışmak gibi düşünülebilir. Esnek çalışma saatleri ise, çalışanın çalışacağı zamanı ve süresini işçinin (aslında patronun) dilediği şekilde düzenleyebilmesidir.

Tam ya da Yarım Gün Çalışma: Sömürü Zamana Sığmıyor

Bir iş yeriyle sözleşme imzalandığında eğer tam gün ise 8, part-time ise 4 saat çalışılır. Kağıt üzerinde olan bu çalışma saati genellikle kağıt üzerinde olduğu gibi kalmaz. Dur durak bilmeden çalışan işçiler, çay molası bile vermeden, hatta su içmeye dahi vakit bulamadan çalışırlar. Bu her ne kadar yapılan işin niteliğine göre değişse de kasiyer, garson, tezgahtar ya da bankacı, koşullar hemen hemen aynıdır. İşçi evine gelip dinlenebileceğini düşündüğü bir zaman diliminde bile çalıştırılmaya zorlanır. “Whatsapp grubuna bakar mısın, acil”, “Şu maili yanıtlayabilir misin? Şimdiden sağol.”, “Bir arkadaş doğum izninde bu hafta da çok yoğunuz, senin yarınki izni iptal edebilir miyiz?” gibi telefon aramaları veya internet görüşmeleri gerçekleştirilir. 8 saatle tanımlanan işin dışında işçi, artık evde de çalışmak zorundadır. Çalışma süresi 8 saat değil 18 saat olmuştur bile. Part-time çalışan işçilerin durumu avantajlı gibi görünse de aslında daha zordur. Part-time çalışanların genellikle üniversite öğrencisi olduğunu düşünürsek, öğlen işe giden part-time işçi ne sabah AVM ulaşım servisinden yararlanabilir ne de akşam. Servis saatleri iş saatine uymadığından ulaşımı da maaşından karşılamak durumundadır. Zaten asgari ücret alan part-time işçi, yol parasını da kendi cebinden çıkarınca elinde maaşının çok azı kalır. Part-time çalışan işçinin bir AVM’de çalışan bir mağaza işçisi olduğunu düşünürsek, etiket yapımı, ürün sayımı derken ek mesailer arttıkça artar. Tabi ki düşük bir prim karşılığında, o da mağaza, genel merkez tarafından verilen kotayı aşarsa.

Sonuç olarak işçi ister tam gün çalışsın ister de yarım, patronlara asla yetmez.

Çalışmaktan Ölmek…

Yoğun çalışma saatleriyle önerilen, işçinin 4 gün çalışıp 3 gün tatil yapmasıdır. Bahsedilen “tatil”in tatil yapmak olmadığını anlamak gerek. İşçinin çalıştığı saatler, çalışırken sırtlandığı yük ve yorgunluğu düşünürsek, 4 gün çalışan işçiye 7 günlük iş verilir. Yani tatil her zamanki gibi patronların kandırmacasından ibarettir. İş yoğunluğu yüksek günlerde çalıştırılan işçiye 3 gün izin verilir, böylelikle “sen az çalışıyorsun” algısı meşrulaştırılır. İşçi de çalıştığı dört günde sömürüldükçe sömürülür, çalışmaktan ölecek hale gelir. Yani, pestili çıkan işçinin gerçekten dinlenmek için iki güne ihtiyacı vardır, geri kalan bir günde ise yapması gereken diğer işleri yapmalıdır: Ev temizliği, faturalar, alışveriş, varsa çocuklarla ilgilenmek… İşçinin bu koşullarda üç gün tatil yapması hayal ötesi bir durumdur.

Geçtiğimiz günlerde yaşanan bir olay, iş yoğunluğunun ne kadar tehlikeli bir kavram olduğunu bir kez daha hatırlattı. Bankacı Nadide Kısa, beyin kanamasından yaşamını yitirdi. Mesai arkadaşlarına göre psikolojik şiddet ve mobbing buna neden olmuştu. Özel bir bankanın yüksek segmentli müşterileriyle ilgilenen Nadide Kısa, performans düşüklüğü bahane edilerek parekende bankacılık işlemleri yönetmeni yapıldı, ardından gişeye alındı. 3 çocuk annesi kadın işinden olmamak için, buna ses çıkarmadı. Satışlarda başarılı olamadığı gerekçesiyle hem banka müdürü hem de bölge müdürü tarafından sürekli baskıya maruz kaldı, baskı öylesine arttı ki banka müdürü çoğunlukla hakarete varan söylemlerde bulunuyordu.  Tüm bu yaşadığı baskının ardından beyin kanaması geçirerek yaşamını yitirdi.

Patronların sömürüsü her geçen gün artarak devam ederken, hangi meslek olursa olsun, işçiler katledilmeye devam ediyor. Mesele çalışmaktan ölmek olsa da, “ecel”i geldi deyip üzeri örtülüyor. Değişen ne mi oluyor? Patronlar için değişen bir şey olmuyor, başka işçi, bir başka işçi, bir bir yaşamını yitirmeye devam ediyor.

Esnek Çalışma Saati Neye Göre Esnek?

Esnek çalışma saatiyle iş saatleri 5 gün 40 saatlik süre çalışanın kendisi tarafından düzenlenebilir. Kendi içinde günlük, haftalık ve aylık olarak üçe ayrılır.

Esnek çalışma saatleri kapsamında işe giren bir işçi, genellikle sözleşmeyi kendi lehine olarak görür. Program işçi nasıl istiyorsa öyle belirlenecektir. Hangi saatlerde çalışacağına bile karar verebilir. Ancak haftalar geçmeye başladıkça hiçbir hafta sonu izin alamayan işçi, gerçeğin bu olmadığının farkına varır. Cesaret edip de bir hafta sonu izin istediğinde, çok absürt davranmış gibi karşılık alır “Hayırdır, cenaze mi düğün mü?” Çünkü kurallara göre, sadece cenaze ve düğün gibi “olağandışı” zamanlarda şeften izin alınabilir. İzin verip vermemek şefin inisiyatifindedir, aynı zamanda izin alınacak günü iki hafta önceden belirtmek gerekir. Bu demek oluyor ki; “olağandışı” durumlarda bile şef vermezse izin alınamaz. Esnek çalışma saatlerinin kimden yana esnediği ortadadır. Patronlar işçilerin çalışacağı saatleri olabildiğince esnetirler, genellikle en yoğun saatlerde çalıştırırlar. İşçiden beklenen de her zaman daha verimli olmasıdır. Daha hızlı çalışmak ve daha verimli çalışmak her işyerinin ana kuralıdır. Daha fazla verim, daha fazla hız ve dolayısıyla daha fazla para!

Sekiz saat, hiçbir zaman sekiz saat anlamına gelmez.

Bir kasiyeri ele alacak olursak, kasadan geçirilen ürün sayısı, müşteri sayısı ve kazanılan para patronlar için sadece rakamlardan ibarettir. İşçinin rakamları yani yaşı ne kadar küçükse patron için o kadar iyidir. Genç olmak daha hızlı çalışmak anlamına gelir, hızlı çalışmak sistemi daha işler bir hale getirmek için oldukça önemlidir. Çalışılan her alanda sekiz saatin içine on sekiz saat sığdıran işçilerin emeği ile kazananlar, vardiyaları yazarken ne iş yoğunluğunu ne de işçiyi düşünürler. Tek düşündükleri şey işçiyi daha fazla sömürmek ve daha fazla kazanmaktır.

Fazla Mesainin Zorunluluğu Olmaz

Fazla mesai işçiye “gönüllü fazla mesaiye kalma”yı dayatır. Her yılbaşında imzalatılan muvafakatnamenin geçerliliği bir yıldır. Her ne kadar  4857 Sayılı İş Kanunu gereğince fazla mesai işçi ve işverenin onayı olmadan yapılamaz  denilse de, hatta bu durum devletin fazla çalışmayı düzenleyen yasasında  “Fazla saatlerle çalışmak için işçinin onayının alınması gerekir.”  olarak belirtilmiş olsa da işçiler bu kağıdı mobbingle karşılaşarak imzalamak zorundadır. İşçi fazla mesaiye kalma kağıdını imzalamadığında “yerine nasıl olsa başka biri bulunur”  rahatlığı ve özgüveniyle mobbing uygulan işveren ya da işveren vekili yeni birini bulabilmek noktasında hiç de kaygılı değildir. Çünkü binlerce işsiz iş bekliyordur. Peki devletin kendi düzenlediği ve yine kendinin uymadığı yasada neler geçiyor bir göz atalım:

“Fazla çalışma süresinin toplamı bir yılda iki yüz yetmiş saatten fazla olamaz.” İşçi onay vermiş olsa dahi yasal olan süreden daha fazla çalıştırılamaz. Aynı zamanda; 18 yaşını doldurmamış işçiler, hamile, yeni doğum yapmış ve çocuk emziren işçiler, kısmi süreli çalışan işçiler, sağlığının elvermediğini belgeleyen işçiler onay vermiş olsa bile işveren tarafından fazla çalışma yapmaya zorlanamaz.

Bu yasalara uymamanın cezası, 295 liradır. Yani işçilerin zamanını ve emeğini çalanlar, sadece 295 lira ödeyerek bu sömürüyü devam ettirebilirler.

Ve İşçiler…

Bordrolarda, yani işçinin çalışma saatlerinin yazılı olduğu belgelerde fazla çalışma sütunu boş bırakıldığında işçinin fazla çalışmadığı kanıtlamaz. İşçi daha öncesinden fazla mesai belgesini imzaladıysa fazla çalışma ücretini de talep edemez. İşçiler bunun gibi sayısız adaletsizliklerle karşı karşıyadır.

Esnek çalışma saatleri, fazla mesaiye kalma iş yoğunluğu altında değerlendirilmesi gereken başlıklardır. Kapitalizm iş yoğunluğunu günyüzüne çıkarmak istemez. Büyük çarkın hiçbir engele takılmaksızın tıkır tıkır dönmesini ister. Bu çarkın sekteye uğramasını istiyorsak biz işçiler örgütlenmeli ve mücadele etmeliyiz.

Merve Demir

Genç İşçi Derneği

[email protected]

 

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 41. sayısında yayınlanmıştır.

 

The post Vardiyalı, Yoğun, Esnek Çalış, Çalış, Çalış – Merve Demir appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2017/11/09/vardiyali-yogun-esnek-calis-calis-calis-merve-demir/feed/ 0
Devlet Bizimle Savaşıyor https://meydan1.org/2016/03/01/devlet-bizimle-savasiyor/ https://meydan1.org/2016/03/01/devlet-bizimle-savasiyor/#respond Tue, 01 Mar 2016 15:44:39 +0000 https://test.meydan.org/2016/03/01/devlet-bizimle-savasiyor/ Beden Çıplak – Devlet Çıplak 11 Şubat’ta sosyal medyada bir fotoğraf dolaşmaya başladı. Şırnak’ın Cizre ilçesinde kanlar içinde yerde yatan -çorapları ve iç çamaşırı hariç- çıplak bir kadın, etrafında askerler… Katlettiğin kadını neden işkence yapıp soyarsın? Soyup neden fotoğraflarsın? Fotoğrafları sosyal medyada neden yayarsın? Öfkeyle birçok soru gelirken akıllara, cevaplar da gittikçe belirginleşir. Kadın, katledildikten […]

The post Devlet Bizimle Savaşıyor appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

devletbizimlesavasıyor_opt

Beden Çıplak – Devlet Çıplak

11 Şubat’ta sosyal medyada bir fotoğraf dolaşmaya başladı. Şırnak’ın Cizre ilçesinde kanlar içinde yerde yatan -çorapları ve iç çamaşırı hariç- çıplak bir kadın, etrafında askerler…

Katlettiğin kadını neden işkence yapıp soyarsın? Soyup neden fotoğraflarsın? Fotoğrafları sosyal medyada neden yayarsın? Öfkeyle birçok soru gelirken akıllara, cevaplar da gittikçe belirginleşir. Kadın, katledildikten sonra bile aşağılanmalıdır; bedeni, teşhir malzemesi olarak kullanılmalıdır. Çünkü savaş, tecavüzdür aynı zamanda. Toprağın, yaşamın ve her koşulda kadının işgalidir, talanıdır, yağmalanmasıdır. Çünkü bütün bunlar, devlet geleneğidir.

Yaşamlarımızın her alanında maruz kaldığımız şiddet nasıl sıradanlaştırılıyorsa, savaş denilen süreçte bizlere uyguladıkları türlü işkence de çeşitli propaganda yöntemleriyle meşrulaştırılır. “Düşman” denilir, “terörist” denilir, “etkisiz hale getirildikten sonra tuzaklanmış olabileceği (vücudunda bomba teçhizatı olduğu) şüphesiyle kıyafetleri çıkartıldı” denilir. Bu sebeptendir ki, Cizre’de katledildikten sonra soyulup işkence edilen 1993 doğumlu Asya Taşçı’nın fotoğraflarına, toplumun azımsanamayacak bir kısmı sevinir. Bu ilk değildir; Ekin Wan ve daha nice kadın canlanır gözümüzde. Ve aslında çırılçıplak kalan, devlet geleneğidir.

Savaşta Kadının İşgali

Savaşlarda erkek devletin muharebe meydanlarından biri haline gelir kadın bedeni. Öncelikle tecavüz, “düşmanın onuruyla oynama” ya da “düşmanın gelecek nesillerini ele geçirme” silahı olarak kullanılır. Düşmanın neslini sürdürebilmesi için araç olarak görülen kadın, tecavüz yüzünden hamile kalırsa, dünyaya getireceği bebek düşman olmayacak; düşman neslini sürdüremeyecektir.

Savaş alanında yakalanırsa -katledilmeden önce ya da sonra- muhakkak tecavüz edilir kadına. Esir alınırsa köle pazarlarında satılır, yine tecavüze maruz kalır. Savaşa tahammül edemeyerek yaşam alanını terk etmeye, göçe kalkışırsa; sınırda askerin tecavüzü bekliyordur onu. Bir şekilde sınırı geçebildiyse yaşam tacirlerinin ağına düşer Ege’de. Bu böyle sürer. Her adımda tecavüzcüler “Hazır Ol!”da bekliyordur.

Savaşta kadın bedenin işgali, sadece tecavüz de değildir. Bu işgalciler, tacizden işkenceye katliama kadar şiddetin her biçimini kullanır işgal ettikleri bedenlerde.

Son süreçte de, devletin Kürdistan’da sürdürmekte olduğu savaşta yüzlerce kadın katledilmiş; tecavüz, taciz rutinleşmiştir. Devlet tarafından kadın; “toprak, bayrak ve namus”la özdeşleştirildiği için; düşmanı olarak gördüğü topluluktaki kadınlara tecavüz ederek, onların çıplak bedenini sergileyerek o topluluğa karşı psikolojik bir savaş yürütmekte, kendince sembolik bir galibiyet yaşamaktadır.

Kadına Yönelik Topyekûn Savaş

Bir yandan mermilerle, tanklarla, toplarla saldırı devam ederken; diğer yandan kadına yönelik şiddet tüm hızıyla sürüyor. Kadını bebek üreten bir makine, erkeğe hizmet robotu, ucuz emek, aşağılanması gereken bir varlık; bunları reddediyorsa yok edilmesi gereken bir cisim olarak gören erkek devletin bakış açısı, gündelik yaşantıda çevremizdeki erkeklerin gözlerine yansıyor.

Nefes alıp verebildiğimiz her an, biz kadınlara taciz, tecavüz, katliam dayatılıyor. Tüm bunlar kimi zaman sevgiyle, kıskançlıkla, etek boyuyla, kahkaha tonuyla; kimi zamansa devlet erkanının sözleriyle, yasalarla açıklanarak sıradanlaştırılıyor.

Geçen yıl Şubat ayında tecavüz edildikten sonra yakılan ve katledilen Özgecan Aslan, “milat olacaktı” sözde. Artık kadın cinayetlerine tahammül kalmamış, kadınlar sokaklara çıkmıştı. Yaşadığımız coğrafyanın dört bir yanında gerçekleştirilen eylemler oldukça kalabalıktı. Toplumun neredeyse tüm kesimlerinden -farklı yorumlarla da olsa- topladığı büyük tepkilerin ardından, tecavüz ve cinayetin faili erkeklere, fail devletin yargısı tarafından ağırlaştırılmış müebbet hapis “cezası” verildi.

“Kadına şiddet yok, algıda seçicilik var.” diyen Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı’yla farklı boyutlarda yaşıyor olsak da aynı havayı soluduğumuz topraklarda, o günden bu güne 400 civarı (farklı kurumların raporlarında 339, 414 ve 454) kadın katledildi.

2014 yılında Kayseri’de boşanmak istediği için 13 kez bıçaklanarak öldürülen Firdevs Vanlı’nın katil kocası, kadın katliamlarının nedenini açıklamıştı aslında; “Öldürme hakkımı kullandım. Böyle bir hakkı yeni öğrendim.” Dünyaya geldiği andan itibaren erkek devletin ataerkil propagandasıyla yetişen “erk”ek, öldürme hakkını da elbette devletten öğrenmiştir.

Devletin kimi zaman cephede vuran erkek askerle, karakolda tecavüz eden erkek polisle, hapishaneye kapatan erkek yasayla, kadın cinayetlerini aklayan erkek yargıyla; kimi zaman evde döven erkek babayla, iş yerinde sürekli psikolojik ve fiziksel mobbing uygulayan erkek patronla, sokakta bıçaklayan erkek sevgiliyle, minibüste taciz eden herhangi bir erkekle sürdürdüğü bu savaş, kadına yönelik topyekûn bir savaştır.

Savaşa Karşı Topyekûn Mücadele

Erkek devletin savaşında, kadın için kazanmak ya da kaybetmek gibi seçenekler bulunmaz. Bu savaş erkektir, kadın her koşulda kaybedendir. Yaşamı yok eden bu savaşta, biz kadınların yaşamdan yana durarak devlete karşı mücadele etmekten ve savaşı yok etmekten başka seçeneği yoktur.

Yaşayabilmek ve yaşamı özgürleştirmek için tek seçeneğimiz; el ele vermek, omuz omuza direnmek, kadın dayanışmasına sarılıp savaşa karşı topyekûn mücadeleyi yükseltmektir.

Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 32. sayısında yayımlanmıştır.

The post Devlet Bizimle Savaşıyor appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2016/03/01/devlet-bizimle-savasiyor/feed/ 0