tevrat – Meydan Gazetesi https://meydan1.org Anarşist Gazete Wed, 04 Nov 2020 15:05:59 +0000 tr hourly 1 https://wordpress.org/?v=5.3.13 Devletin Arkeoloji Politikası: Bilim ve Milliyetçilik https://meydan1.org/2020/11/04/devletin-arkeoloji-politikasi-bilim-ve-milliyetcilik/ https://meydan1.org/2020/11/04/devletin-arkeoloji-politikasi-bilim-ve-milliyetcilik/#respond Wed, 04 Nov 2020 15:05:56 +0000 https://meydan.org/?p=66170 Son yıllarda İzmir’de Katip Çelebi Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi’nde açılan Türk-İslam Arkeolojisi ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde açılan Osmanlı Arkeolojisi gibi bölümler pek çok tartışmayı beraberinde getirdi. Arkeoloji ile ilgilenen araştırmacılar arasında da geniş yankı uyandıran bu bölümler ve açılma potansiyeline sahip ardılları, tarihsel çağlara ve arkeoloji ile ilişkili yan dallara bölünmüş disiplin […]

The post Devletin Arkeoloji Politikası: Bilim ve Milliyetçilik appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

Son yıllarda İzmir’de Katip Çelebi Üniversitesi Sosyal ve Beşeri Bilimler Fakültesi’nde açılan Türk-İslam Arkeolojisi ve Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi’nde açılan Osmanlı Arkeolojisi gibi bölümler pek çok tartışmayı beraberinde getirdi. Arkeoloji ile ilgilenen araştırmacılar arasında da geniş yankı uyandıran bu bölümler ve açılma potansiyeline sahip ardılları, tarihsel çağlara ve arkeoloji ile ilişkili yan dallara bölünmüş disiplin içerisinde olumsuz tepkiler almaya başladı.

Devletin son yıllarda yükselen “her şeyi yerli ve millileştirme” politikasının bir uzantısı gibi görülebilecek olan bu gündem, aslında sanki hiç bu alana yönelik araştırma yapılmıyormuş da bu sayede çalışılabilecekmiş gibi pazarlanıyor. Arkeoloji denildiğinde akla sadece Yunan ve Roma Arkeolojisi geldiğini belirten Türk-İslam Arkeolojisi Bölüm Başkanı Doç. Dr. Harun Ürer, Anadolu’da daha önce varlığı tartışmalı olan ancak yapılan başarılı çalışmalar sayesinde varlığı ve ünik karakteri açığa çıkarılan Neolitik Çağ araştırmaları konusunda Anadolu’nun bir merkez haline gelindiğinden ya da alanla ilgili pek çok Hitit araştırmacısının uzun yıllardır burada neler yaptığından, hangi merkezleri açığa çıkardığından bihaber olsa gerek… Yoksa arkeoloji denildiğinde ilk akla gelenin Yunan-Roma Arkeolojisi olmadığını biliyor olurdu.

Söz konusu durum tarihsel örnekleriyle beraber değerlendirildiğinde, göründüğünden daha absürd bir konuma düşüldüğünü anlamamızı sağlıyor.

Tevrat Arkeolojisi ve Milliyetçi Muhafazakar Arkeolojiler

19. yüzyıl fizikçileri ve biyologları nasıl bir bilimsel sorunun çözümünü aradıklarında yüzlerini Aristoteles’e dönüyorlarsa, bir zamanlar Yakın Doğu Arkeolojisi alanında çalışanlar için de Tevrat böyle bir yönelişe mazhar olmaktaydı. Bu kaynakların izi ise Orta Çağ’a dek sürülebiliyor. Katolik Kilisesi’nin tek elde topladığı “bilimsel çalışmalar” geçmişe ve bilinmeyene yönelik bütün çalışmaların da kilisenin doğrularına göre hareket etmesini öngörüyordu. Bu bağlamda Kitab-ı Mukaddes sadece insanlık için değil bütün bir yaratılış için de yegane rehber olarak görülüyordu.

Kitab-ı Mukaddes’e dayanarak hesaplanmaya çalışılan dünyanın yaşı, MÖ 2500 olduğu iddia edilen Nuh Tufanı’na ilişkin kanıt arayışı, dünyanın merkezi olarak kabul edilen Ortadoğu’nun farklı dillere ayrılmış kavimler aracılığıyla dünyaya yayıldığı gibi inançlar yakın zamana dek varlığını sürdürmüş Biblical yani Tevrat Arkeolojisi’nin çalışma sahasını oluşturuyordu. Ana akım haber kaynaklarında da iki üç senede bir ısıtılıp ısıtılıp piyasaya sürülen “Nuh’un gemisi bulundu.” şeklindeki arayışlar da bu çalışmaların kalıntıları olarak yorumlanabilir. İroniktir ki bu oryantalist çalışmalar Avrupa-merkezci bir tarih anlayışının da kurulmasını sağlıyordu. Kitab-ı Mukaddes’te ismi geçen şahsiyetlerin Avrupa kültürünün kökleri olduğu ileri sürülerek Ortadoğu’nun sömürülmesine rasyonel sebepler üretilmeye çalışıldı.

Mezopotamya ve Mısır’ın geçmişine dair ilginin devletli siyasete bu kadar içkin olması bizi şaşırtmamalı. Zira söz konusu coğrafyanın geçmişinin dinler tarihiyle olan organik ilişkisi bu sürecin başlıca devindiricisi belki. Ancak bahsedilen çalışmalar bir şekilde arkeoloji öncesi ve Trigger’a göre “modern arkeolojiyi önceleyen” çalışmalardı. Bütün bu süreç modern arkeolojinin kuruluşuna zemin hazırlayan ilk girişimler olarak arkeoloji tarihinde yer aldı. Zaman içerisinde bu alanda çalışmalar yapan arkeologlar dinsel metinleri kurucu kaynak olarak almayı bırakarak isim değişikliğine gittiler. Kitab-ı Mukaddes Arkeolojisi’nin çözülüşünde Charles Darwin’in büyük bir kırılma yarattığı evrimci bakış açısının gelişimi de anahtar bir rol oynamaktaydı. Bu bağlamda Üç Çağ Sistemi ile dört başı mamur bir kimliğe kavuşmaya başlayan arkeolojik araştırma metodolojisi, Tevrat Arkeolojisi çalışanların da Yakın Doğu Arkeolojisi, Protohistorik Çağ Arkeolojisi, Eskiçağ Araştırmaları gibi başlıklarda çalışılmalarını sürdürmeleriyle değişiklik gösterdi.

Milliyetçi muhafazakar eğilimlerin arkeolojideki etkisi Mezopotamya ile de sınırlı kalmadı tabii ki. Önceki paragraflarda bahsedilen antikacı kuruluş döneminde, Leibniz’in koleksiyonerlere yaptığı çağrıyla başlayan Alman tarihini materyal kültüre dayanarak yazma girişimleri, Kossina ile zirvesine ulaşan ırkçı ideolojiyi besleyen bir resmi tarihe kadar sürdü. Faşist rejimlerin ortadan kalkmasının ardından bilimsel araştırmalardaki popülerliğini yitiren bu görüşler şimdilerde günahları ile beraber anılarak arkeolojik düşünce tarihinin “antikaları” olarak yer yer referans alınmaya devam ediyor. Sürecin ilerleyişinde görece modern bir sorun olarak yeniden devletli siyasete alet edilmeye çalışılan bir diğer faktör Doğu Avrupa ve SSCB’nin yıkılışı ardından kültür tarihçi ve etnisite vurgulu arkeoloji arayışlarının tekrardan palazlanması oldu. Marksist indirgemeci tarih anlayışının hegemonyasından çıkan coğrafyalarda kurulan arkeoloji disiplinleri “yerli ve milli” takıntısının başka coğrafyalardaki yansımaları olarak karşımıza çıktı.

Türkiye Arkeolojisinin Konumu, Tarihsel Çağlara Bölünme

Coğrafyamızda yapılan arkeolojik çalışmalar ise bu konuda haklı eleştirilere uygun, ideal formuyla kurumsallaşmaya başlamasıyla öne çıkmaktadır. Başından beri Prehistorya (Tarih Öncesi) Arkeolojisi, Protohistorya ve Ön Asya Arkeolojisi, Klasik Arkeoloji olarak disiplinlere ayrılan Arkeoloji geleneği, bu alanda yapılan Arkeometrik çalışmaların gelişimiyle beraber Arkeobotani, Arkeozooloji gibi ilişkili alanların yanında antropoloji, jeoloji, coğrafya gibi disiplinlerle de ortak çalışmaları güçlendiren bir yapıya kavuşmuştur.

Yerli ve milli savaş ekipmanlarından yerli ve milli içeceğe, yerli ve milli gençliğe kadar her şeyi kendi ideolojisine yamamaya çalışan AKP’nin gözünü bilimsel araştırmalara dikmiş olması bu işe yıllarını vermiş arkeologlar dışında, farklı alanlardan pek çok araştırmacının ve takipçinin de tepkisini almaya yetiyor. Bütün bunlarla birlikte olası bir niyet okumayı da önlemek adına şunları söylemek gerekiyor. Osmanlı ve Türk Tarihi’ne ilişkin yapılacak olan çalışmaların bir başka çalışmaya göre değersiz ve yersiz olduğunu iddia etmek de en az bu yapılan girişimler kadar absürd olurdu.

Geçmişin aydınlatılmasına yönelik yapılan çalışmalar arasında arkeoloji disiplini materyal kültüre dayanmasıyla gerçeklerin açığa çıkması için en değerli araçlardan biri olma özelliği taşıyor. Türk tarihi ve Osmanlı üzerine yapılan çalışmalar ise halihazırda Sanat Tarihçileri ve Eskiçağ Tarihi araştırmacıları tarafında on yıllardır gerçekleştiriliyor. Bu alanların turizm ile olan organik bağı da düşünüldüğünde onca şeye rağmen iç yapısına dokunulmasına hala çekinilen arkeoloji disiplini açısından Türk İslam Arkeolojisi’nin daha itaatkar, devlet ideolojisine amade bir argüman bilimselleştirme aracı olarak disipline entegre edilmeye çalışıldığını söylemek herhalde yanlış olmayacak. Zaman bize tersini göstermediği müddetçe.

The post Devletin Arkeoloji Politikası: Bilim ve Milliyetçilik appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2020/11/04/devletin-arkeoloji-politikasi-bilim-ve-milliyetcilik/feed/ 0
Hırsızın Adaleti Hırsıza – Özgür Erdoğan https://meydan1.org/2017/12/20/hirsizin-adaleti-hirsiza-ozgur-erdogan/ https://meydan1.org/2017/12/20/hirsizin-adaleti-hirsiza-ozgur-erdogan/#respond Wed, 20 Dec 2017 12:34:42 +0000 https://test.meydan.org/2017/12/20/hirsizin-adaleti-hirsiza-ozgur-erdogan/ Tarihteki (aslında öncesinde) ilk hırsız kimdi? Mülkiyet, suç, yasa ve iktidar gibi kavramlara kafa yoran herkesin sorduğu sorulardan biri olsa gerek “ilk hırsızın kim olduğu” sorusu. Cevabı bulmak ise oldukça güçtür. Bulduğunuz cevap hayatı nasıl okuduğunuzla alakalı olmakla birlikte ezen ve ezilen arasında bin yıllardan beri devam eden mücadelede nerede konumlandığınızı gösterir. Öncelikle şuradan başlayalım, […]

The post Hırsızın Adaleti Hırsıza – Özgür Erdoğan appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>

Tarihteki (aslında öncesinde) ilk hırsız kimdi? Mülkiyet, suç, yasa ve iktidar gibi kavramlara kafa yoran herkesin sorduğu sorulardan biri olsa gerek “ilk hırsızın kim olduğu” sorusu. Cevabı bulmak ise oldukça güçtür. Bulduğunuz cevap hayatı nasıl okuduğunuzla alakalı olmakla birlikte ezen ve ezilen arasında bin yıllardan beri devam eden mücadelede nerede konumlandığınızı gösterir.

Öncelikle şuradan başlayalım, her şeyden önce bir hırsız kişinin ve hırsızlık eyleminin olabilmesi için ortada birilerine ait bir varlığın olması gerekir. Biz buna mülkiyet diyoruz. O halde geriye, çok çok geriye dönerek ilk mülkiyeti kimin, nasıl edindiğini bulmamız gerekir ki, uzun yıllardan bu yana süren çalışmalar bu konuda henüz doyurucu açıklamalar yapamamıştır. Elimizde sadece vakaya ya da vakalara dair birçok varsayım mevcuttur.

İlk devletsi yapıların oluşması ile başlayan süreçten 18. yüzyıl İngiltere’sinde kolektif olarak üzerinde çalışılan toprağın yine birileri tarafından çitlenerek sahiplenebilmesine kadar geçen süreç, mülkiyetin git gide meşrulaştığı zaman aralığını belirler.

Eğer siz hırsızlığı bu mülk sahiplerinden çalınması -bizce alınması ya da tekrar kolektifleştirilmesi- olarak tanımlıyorsanız, açık ki bu savaşta ezenlerin tarafındasınızdır. Eğer bizler gibi doğanın ve doğadaki diğer tüm varlıkların sahip olduğu bir varlığın çalınmasını -daha doğrusu mülkiyete geçirilmesini- kastediyorsanız o halde ezilenlerin tarafındasınız. Sonuç olarak ilk hırsız, ilk mülkiyete sahip olandan çalan değil tüm doğanın olan varlığı ilk mülkiyetine geçirendir. Doğadan ve yaşamdan çalandır.

Fakat bizim bu yazıda ele alacağımız mesele mülkiyet değil, ilk mülkiyeti edinenlerin yani ilk hırsızların o mülklerini korumak adına ortaya attıkları yasalarla ilgilidir. Hırsızlık üzerine yapılan yasaların tamamı, ilk hırsızlığı gölgelemek ve bunu daimi kılmak amacını taşır.

Her ne kadar daha öncesinde yazılı olmayan kuralların olduğunu bilsek de ilk yazılı kanunlar Sümer Kralı Urgakina tarafından MÖ 3000 civarında ortaya atılmıştır. Fakat hırsızlık ve mülke zarar verme gibi eylemlerinin çok açık bir şekilde ve sertçe cezalandırılması gerektiğini söyleyen ilk yasa, Hammurabi Yasaları’dır. Mezopotamya üzerinde büyük bir hegemonya kuran Babil kralı olan Hammurabi (MÖ 1793-1750) Babil’i çok güçlü ve merkezi bir devlet haline getirdi. 282 dava hakkında kendisinin verdiği kararlardan oluşan bir yasa derlemesi hazırlatan Hammurabi; bunları, büyük bir taş sütunun üzerine kazıttı. Kısasa kısas mantığıyla cezalandırma işlemlerinin yapıldığı yasalarda, neredeyse en büyük suçun hırsızlık olması dikkat çekici!

Hammurabi Yasaları’na göre:

– Bir hırsız duvar delerek bir eve girmişse, o deliğin önünde ölümle cezalandırılır ve gömülür.

– Bir evde yangın çıkar ve oraya yangını söndürmeye gelen bir kimse evin sahibinin malında göz gezdirip evin sahibinin malını alırsa, kendisi de aynı ateşe atılır.

– Bir kişi hırsızlık yapsa eli kesilir, tecavüz etse ölüm cezası alır ya da erkeklikten men edilir.

– Bir tapınakta veya hükümdar hazinesinde hırsızlık yapan ölümle cezalandırılır.

– Bir kimse tapınağın ya da mahkemenin eşyasını çalarsa ölümle cezalandırılır ve ondan çalınmış malları alan kişi de ölümle cezalandırılır.

Elbette merkezi devlet anlayışlarının uyanış evresinde olduğu böylesine bir süreçte, devleti kuranların -yani ilk hırsızlar- kendi çaldıklarının geri alınması konusunda gösterdikleri hassasiyet çok da anlaşılmaz değil.

Yine güçlü bir merkezi yapının hüküm sürdüğü Antik Mısır’da devletin hırsızlık yapanlara karşı tavrı değişmiyordu. Hırsızlık yapanlar başın kesilmesi, suda boğma ya da kazığa oturtma suretiyle idamla cezalandırılırdı. Son dönemde bölgede yapılan çalışmalarda, “100 taşlama 5 kırbaç” gibi yazılı emirlerin olduğu ve ortaya çıkan kimi iskeletlerin leğen kemiklerinde mızrak izleri ve çeşitli yaralanmalar olduğu tespit edildi. Verileri değerlendiren uzmanlar, bu kişilerin küçük hırsızlıklar ve az çalışma gibi suçları yüzünden cezalandırıldıklarını düşünüyorlar.

Antik Yunan’da mal aleyhine suçlar kapsamına giren hırsızlık, yine en ağır şekilde cezalandırılmıştır. Yasaya göre “ değeri elli dırahmiden yüksek olan bir şeyin gündüz çalınması halinde, hırsızlık suçunun faili ölümle cezalandırılırdı. Çalınan şeyin kıymetinin elli dırahmiden az olması halinde ise suçlu para cezasına mahkûm edilir ve bu para cezasını da malı çalınan kimseye öderdi.”

Bu arada yukarıda bahsettiğimiz tüm örneklerde köleler “mal” gibi algılanır, onların çalınması da çeşitli cezalara tabi tutulurdu. Elbette bir kölenin yaptığı hırsızlık katiyen ölümle sonuçlanırdı.

Roma’da ise özgür yurttaşlar, hainlik dışında ölüm cezasına çarptırılmaz ya da işkenceye tabi tutulmazlardı. Fakat köleler hırsızlık yaptığında türlü işkenceye maruz bırakılırlardı; alınları dağlanır ve genelde tek elleri bileklerinden kesilirdi.

Özgür yaşayan toplulukların yüzünü merkezileşmeye dönmesinde en büyük katkı, erken ruhban sınıflardır. Bunlar toplulukları ilahi bir gücün temsilcisiymişçesine kontrol ederek toplumun kolektif olarak kullandıkları varlıkları -o ilahi güç adına- mülkleri haline getirmişlerdir ya da bazılarının mülkleri haline getirmesi konusunda yardımcı olmuşlardır.

Bu anlayış tek tanrılı dinlerin ana akım anlayışlarında da vücut bulmakta, hırsızlık en büyük günah/suç olarak kayıtlara geçmektedir. Tanrı da bu konuda ezenlerden yanadır. İlk hırsızın büyük günahının gölgede kalması için “geri alanlar” cezalandırılmalıdır!

Tevrat’ta, Musa’ya Tanrı tarafından iki taş tablet üzerinde üzerine yazılmış şekilde iletildiği söylenen dini emirler bütününün sekizinci maddesi “Çalmayacaksın!” der. Ceza ise değişiklik gösterse de peygamber Yusuf örneğinde olduğu gibi ceza genelde hırsızlığı yapanın mülksüzleştirilmesi ve köleleştirmesidir. Peygamberin kardeşlerinin karıştığı bir hırsızlık vakasının ardından Yusuf: “… kimin yükünde bulunursa o kimse (nin alıkonması /köleleştirilmesi) onun cezasıdır… Biz zalimleri böyle cezalandırırız” der. Öte yandan Mısır’dan Çıkış kitabında hırsızlığa dair çeşitli belirlenimler ve cezaları kayda geçmiştir: “Bir hırsız bir eve girerken yakalanıp öldürülürse, öldüren kişi suçlu sayılmaz…”

Hristiyanlıkta da hırsızlık hoş görülmez, üstelik tecavüz ve cinayetle aynı kefeye koyulur. Matta İncili’ne göre İsa “Çünkü kötü düşünceler, cinayet, zina, fuhuş, hırsızlık, yalan yere tanıklık ve iftira hep yürekten kaynaklanır. İnsanı kirleten bunlardır.” der. Ortaçağ’da kurulan engizisyon mahkemelerinde hırsızlık, isyan çıkarma zina gibi suçlarla birlikte ele alınıp testere işkencesi ya da diri diri gömme yoluyla bu suçlara karışanlar infaz ediliyordu. En cani infaz yöntemlerinden biri olan testere işkencesinde “Suçlu ayak bileklerinden bağlanarak bir askıya asılır böylece kanın beyinde toplanması sağlanır. Direnmemesi için elleri arkadan bağlanan suçlu bacaklarının arasından kesilmeye başlanırdı. Baş aşağı olduğu için suçlunun bilinci uzun süre kaybolmaz ve acı çekmesi sağlanırdı.” diye tanımlanır.

İslamiyet, semavi dinlerin arasında hırsızlık konusunda en net belirlenimde bulunan din olarak ortaya çıkar. İslamiyet hırsızlık yapanın elinin kesilmesini emretmiştir: “Hırsızlık yapan erkek ve kadının ellerini kesiniz. (Maide, 5/38).”

Elbette cezalar, yasalar ve hukuk değişip dönüştü. Günümüzde kısasa kısas çok kullanılan bir yöntem olmamakla beraber, hırsızlık yargılanmaya ve hırsızlar cezalandırılmaya devam etti. Çünkü mülkiyet ortadan kalkmadı ve mülk sahipleri daha fazla zenginleşip daha güçlü yasaların ardına saklandılar.

Anarşistler ise tarih boyunca başta hırsızlık olmak üzere muktedirlerin “suç” addettiği her şeyi muktedirlerin kendi suçlarını örtmek için kullandığını ısrarlıca söyleyip “suç” denilen şeyin yasalarla engellenmek bir yana, yasalardan kaynaklandığını ve ve bu yasaların ortadan kalkmasıyla suçun da ortadan kalkacağını söylediler. Başta Kropotkin olmak üzere birçok anarşist, yasasız ve devletsiz toplumların suç denilen şeylere sahip olmadığını kanıtlamak için bir dizi çalışma yapmış ve bu çalışmaları doğrulayacak örnekler sunmuşlardır.

Kropotkin yasalar ve devletsiz topluluklar hakkında “… burada yasalar ve şefler bilinmez ama kabile üyeleri bir diğerini kırmakta imtina ederler… İlkel insanları konukseverliği, yaşama saygısı… diğerlerinin uğruna kendini feda etmeye kadar giden cesaret -ki bu nitelikler yasadan önce ve dinden tümüyle bağımsız toplumsal hayvanlarda olduğu gibi gelişti- ve bu türden duygular ve uygulamalar toplumsal yaşamın kaçınılmaz sonuçlarıdır.” der.

Yasa ve ceza denilen bu ikili var oldukları ilk andan itibaren, zoru kendilerinde hak görmüşler ancak her daim karşılarında da ciddi bir dirençle karşılaşmışlardır. Anarşizm ve anarşistler, bu direniş hareketlerinin mirasçısıdırlar.

Errico Malatesta, yasalar ve itaatsizlik üzerine oldukça keskin belirlenimlerde bulunur: “Bence her şeyden önce yasalara mümkün olduğu kadar direnmeliyiz, söylediğim hemen hemen onları yok saymamızdır…”

***

Yazının bütününe yayılmış verilere incelediğimizde, devlet-yasa-ceza arasındaki ilişkiyi daha iyi anlayabiliriz. İlk kimin kimden çaldığını, belki de ilk kimin kimi öldürdüğünü anlayabiliriz. Devletli toplumlarda suç diye anılan şeylerin, mülk sahipleri ve iktidarlar tarafından işlenen büyük suçları örtbas etmek ve zenginlikleri ile güçlerini korumak için kullanıldığı aşikardır. Toplumun hayatı ancak toplum tarafından düzenlenebilir. Aksi durum ise imkansızdır. Değil mi ki, yasalar delinmek, kanunlar çiğnenmek için vardır?


Özgür Erdoğan

[email protected]


Bu yazı Meydan Gazetesi’nin 42. sayısında yayınlanmıştır. 

The post Hırsızın Adaleti Hırsıza – Özgür Erdoğan appeared first on Meydan Gazetesi.

]]>
https://meydan1.org/2017/12/20/hirsizin-adaleti-hirsiza-ozgur-erdogan/feed/ 0