Zenginlerin Sofrasındaki Rantın Kenti iSTANBUL

Sayı 37, Mart 2017

“İstanbul: Bir megakent; imparatorlukların şehri; medeniyetin beşiği; seyyahların, gezginlerin, turistlerin göz bebeği; bir Doğu-Batı sentezi; Asya’yı Avrupa’ya bağlayan…”

İşte böyle pazarlanır neredeyse 20 milyon insan ile beraber yaşadığımız bu şehir. Duraklarında saatlerce beklediğimiz; sıkış tepiş otobüslerde, metrolarda, metrobüslerde işe geç kalacağız endişesiyle tırnaklarımızı yiyerek yol aldığımız; bazen parklarında oturup soluklandığımız bazen de siluetine bakarak “bu nasıl bir manzara!?” deyip, güzel mi yoksa korkunç mu olduğuna bir türlü karar veremediğimiz için hayıflandığımız bir memleket İstanbul. Sevsek de, sevmesek de, içinde sıkışıp bunalsak da, yaşadığımız iyi kötü her şeye tanıklık eden hatta tanıklığın ötesinde buna vesile olan bir mekan; yani yaşam alanımız.

Bir kentte, dahası bir kentin boyutlarını çoktan aşarak başlı başına bir merkeze dönen bu yerde yaşamanın “doğal sancıları” daha da kötüye gidiyor. Özellikle, 2000’li yılların başından bu yana müthiş bir hızda devam eden ve yaşadığımız toprakların dört bir yanına yayılmış olan “mekansal dönüşüm”, kendisi korkunç bir iş makine biz de izbe bir evmişiz gibi, her şeyi yıkıp dökerek üzerimize üzerimize geliyor. Mahallerimiz, köylerimiz, ormanlarımız ve derelerimiz dahası buralara dair anılarımız günbegün hafriyata dönüşüyor; kayboluyor, kayboluyoruz.

Bu dönüşümden en büyük pay da muhakkak İstanbul’a düşüyor. Hangi birinden başlasam bilmiyorum: 3. Köprü, 3. Havalimanı, Osmangazi Köprüsü, Yavuz Sultan Selim Köprüsü, Kanal İstanbul Projesi, Kuzey Ormanları, Maçka Parkı, Haliç’in doldurulup yat limanına çevrilecek olması… Liste böyle uzar gider.

Siyasi iktidar, “bombalı saldırılar”, “darbe”, “OHAL” “KHK”lar ve “ekonomik kriz” gibi üst üste gelen ağır darbelerle toplumun sersemleşmesini fırsat bilerek zorladıkça zorluyor! Hal böyle olunca hem ÇED, mahkeme, bilirkişi raporları gibi formaliteler ortadan kalkmış oluyor hem de canının, işinin derdine düşmüş insanlar için “yaşadığı mekanın” akıbeti önemsizleştiriliyor.

Kurt puslu havayı sever derler ya hani, işte aynen öyle. Bu toz toprak; bu hengâme içinde, bir “kurtlar sofrası” kuruluyor ve kimi kurtlar, öteki kurtlarla bu sofranın tadını çıkartıyor.

Fakat şunu unutmamak gerekir; bir bireyi ya da toplumu, birey ya da toplum yapan, sahip oldukları anıları, kurdukları ortaklıklardır. Bu anılar ve ortaklıklar onların mekanlarına siner. İktidarlar da bunu bilir; o yüzden varlıklarını tehdit eden ya da işlerini güçleştiren “herkesin” “her topluluğun izlerini” önce mekanlardan sonra zihinlerden silmeye çalışır. Amed’in Sur ilçesinde yaşanan da aynen budur. Sur’un dar sokaklarında, devletin arayıp da yok etmek istediği şey sadece bir binalar yığını değil; örgütlü bir halkın bu sokaklara sinmiş anıları ve aidiyetleridir.

Bunun tam tersi de geçerlidir. Toplumu ihtiyaçları doğrultusunda dönüştürmek isteyen iktidarlar, bir motivasyon bir aidiyet yaratabilmek için mekanda izler bırakırlar. Bunlar anıtlardır. Gördüğümüzde hayranlıktan ağzımızı kapatmayı unuttuğumuz Hagia Sophia imparator Jüstinyen tarafından, bastırılırken 30.000 insanın katledildiği Nika Ayaklanması’nın sonrasında, otoritesini tekrar kurmak için inşa ettirilen bir yapıdır. Bu tip anıtların tarihine bakın, birçoğunun altından böyle hikayeler çıkacaktır. Bugün yapımına başlanan Taksim Cami ya da Topçu Kışlası gibi “tarihi” olduğu söylenen yapılar veya anıtlar, aynı tarzdaki benzer kaygılarla inşa edilir. Fakat ekonomik kaygılarla yapılan köprüler de havaalanları da bu tespitin dışında tutulamaz. Yavuz Sultan Selim Köprüsü bunun en açık örneğidir.

Devletler kapitalistlerin, kapitalistler devletlerin işini kolaylaştırmak için vardır. Bir gün biri birini ağırlar, başka bir gün diğeri ötekini. Bugün ise ev sahibi olan devlet, kapitalistlere leziz bir sofra hazırlamış, bütün bir menüyü titizlikle porsiyon porsiyon konuklarının önüne koymuştur. Bugün menüde yaşadığımız şehir, onunla beraber anılarımız, yaşamlarımız ve geleceğimiz vardır. Konuk değil yiyecek olduğumuz bu sofrada sorulması gereken soru şudur: Yumuşak, sulu, lezzetli bir parça mı olacağız, yoksa sofrada oturanların boğazına takılıp, bu sofranın tadını mı kaçıracağız?

Pınar Kale

Meydan Gazetesi Sayı 37, Mart 2017

Paylaşın