BU BiR iSYAN ŞARKlSl DEĞiL

“Etnisite, kültür, kimlik konularındaki hararetli tartışmaların olmazsa olmazı ‘Türkü, Kürdü, Lazı, Çerkezi…’ tekerlemesinin tam göbeğinde adları geçse de Lazların…” diye başlıyor Nilüfer Taşkın’ın “Bu Bir İsyan Değil!” isimli kitabında bir bölüm. Lazların isimleri çok geçer laf arasında, ama pek tanınmazlar ya da -daha da kötüsü- yanlış tanınırlar. Fıkra kahramanları, şiddet severlikleri, ulus devletin bekçileri olmaları gelir akla Laz denilince. Ancak elbette bir halk sadece bu ön yargılarla tanınamaz.

Bizler de Meydan Gazetesi olarak, Lazların perspektifinden Lazlar’ı anlatan ve ezber bozan “Bu Bir İsyan Şarkısı Değil” kitabının yazarı Nilüfer Taşkın’la kitap, Laz kimliği, müzikleri ve Laz kadınlar üzerine gerçekleştirdiğimiz röportajı sizlerle paylaşıyoruz.

“Bu Bir İsyan Şarkısı Değil” isimli kitabında Lazların kısa tarihinden devletin kültür politikalarına ve Lazca’ya; Lazona’daki devrimci hareketlerden kültüre, horona, fıkraya; geleneksel ya da popüler müziğe; Laz kadınlarından milliyetçiliğe kadar pek çok konudan bahsetmişsin. Seni böyle bir kitap yazmaya iten neydi?

Kitabı, Boğaziçi Üniversitesi Sosyoloji Bölümü için yazdığım yüksek lisans tezinden yola çıkarak yazdım. Neden bu konuyu bu denli geniş tuttun diye soruyorsan, üniversiteden beri kimlik konusu ve daha da kişisel olarak Laz kimliği, kültürü ilgimi çekiyordu. Aşina olduğum kimlikle, 90’lı yıllarda Laz kimliği ve kültürü ile ilgili çalışmalar yapan aydınların tanıttığı kimlik çok farklıydı ve bu benim için heyecan vericiydi. Kendi kişisel hikayemden yola çıkarak Laz kimliğinin bu dönüşümünü anlamak ve anlatmak istedim. Bu alanda çok az çalışılmış olduğu için, asıl merak ettiğim müzik kısmına gelene kadar pek çok konuya değinmek zorunda hissettim.

                        Peki neden bu bir isyan şarkısı değil?

Çünkü -kabaca tarif etmek gerekirse- Doğu Karadeniz’den derlenen çok dilli ezgilerin, Karadeniz etnik enstrümanları ve rock alt yapısıyla yorumlanmasından oluşan, adına “Karadeniz Rock” denen ve “isyankar”, “asi”, “muhalif” olarak öne çıkarılan müzik türünün; aslında müzik piyasası, kültür politikaları ve Lazların kimlikleriyle ilgili algı ve beklentilerinin bir sonucu olarak ortaya çıktığını düşünüyorum. Yani bu müzik türünün Zuğaşi Berepe ile temelleri avangart olarak atılmış olsa da, popülerleşmesini hegamonik söylemle ve müzik piyasasının beklentileriyle uyumlu buluyorum. Elbette bunu söylerken bu kültürel performansların sistemle uzlaşmayan yanlarının da bulunduğunu göz ardı etmemek gerekiyor.

Kitabın “Çay tarımı ve Lazona’da devletin içselleştirilmesi” bölümünde, önceden yaygın olarak fındık, mısır, pirinç, kendir tarımı ve hayvancılıkla yaşayan Lazlar’ın, devlet teşvikleriyle büyük bir hevesle çay tarımına geçtiğinden; çay tarımıyla Lazona’nın böylece devlete göbeğinden bağlandığından, Lazlar’ın “vatandaş”laştığından eleştirel bir dille bahsetmişsin. Bu pek alışkın olunan bir tutum değil. Nasıl eleştiriler alıyorsun? Lazlar’ın tepkisi nasıl oldu?

Şimdiye dek olumsuz herhangi bir tepkiyle karşılaşmadım beklediğimin aksine. Bilakis Laz kimliğini sosyolojik bir perspektiften ele alan, meseleyi karikatürize etmeden “ciddi ciddi” anlatan bir çalışma olması dolayısıyla takdir edildi. Kitabı yazarken kullandığım dile oldukça özen gösterdim. Kendi pozisyonumu net olarak ortaya koymaya ve nesnel durum analizi yapmaya çalıştım.

Lazlar, genelde kendileriyle ilgili bir ürünü, ancak başkalarınca çok popüler olursa almaya meyillidir. Tıpkı Kazım Koyuncu’da olduğu gibi. Koyuncu da müziğini önce Laz olmayanlara sevdirdi, ondan sonra Lazlar itibar etmeye başladı. O yüzden kitabın küçük bir kesim dışında Lazlara ulaştığını düşünmüyorum henüz.

Yine çay tarımıyla -toplumda zaten var olan- cinsiyetçi iş bölümünün daha da derinleştiğinden bahsediyorsun. Ve Laz kadınlar denilince “güçlü, kendi ayakları üzerinde duran, ezilmeyen kadın” imajını eleştiriyorsun. Bu prototipin -bölgenin tüm kadınlarını aynı potada eritmesi dışında- eleştirdiğin kısmı neresidir? Nasıl bir Laz kadını portresi çiziyorsun bugün için?

Ben bu stereotipin Laz Karadenizli kadınların yaşadıkları eşitsiz iş bölümü, kadınlara adil olmayan miras hukuku, kendi bedenleri, hayatları üzerindeki tasarruflarının çok sınırlı olduğu gerçeklerini örtbas etmeye yaradığına inanıyorum. Bunun yanında başka kültürden kadınlarla empati kuramamalarına neden olduğunu düşünüyorum. “Ezilen olsa olsa Kürt kadınlarıdır” gibi bir çıkarıma neden oluyor; ki bu empatiden yoksun kutuplaştırıcı söylem, milliyetçi söylemle de örtüşüyor. Buna göre “Bir kadın silah kullanabiliyorsa ve elli kiloluk çay sepetini taşıyabiliyorsa, o kadının toplumsal statüsü güçlüdür; toplumda söz sahibidir, kendini ezdirmez!” gibi kaba bir çıkarım yapılabiliyor. Oysa bu kadınların hayatlarına daha yakından baktığınızda, pek çok haksızlığa maruz kaldıklarını ve ancak ağır işler yaptıkları, büyük fedakârlıklarda bulundukları, dişiliklerinden feragat ettikleri sürece bu güce sahip olabildiklerini görüyoruz. Bu da elbette ataerkil kapitalist sistemin işine gelen bir şey.

Senoz’un Gürgenli Ninesi, HES şantiyesine ilk taşı atandı. Evinin dibine çekilen yüksek gerilim hatlarının direklerini ip bağlayarak çeken, devirenlerdendi. HES’lerle, RES’lerle, nükleer santrallerle doğup büyüdüğü topraklar ve dereleri, yaşamları çalınanların mücadelesinde onun gibi yaşlı kadınlar, gençlerden daha aktifti. Bunu nasıl değerlendiriyorsun?

Bence bu, o yaşlı kadınların doğa denen şeyin nasıl zamanla, emekle, özenle var kalabildiğine tanıklık etmiş olmalarından; o yaşam döngüsünün aşamalarına bizzat şahit olmalarından kaynaklanıyor. Şimdiki ve eski kuşakların zaman-mekan algıları birbirlerinden çok farklı. İnsanlar, torunlarının meyvelerini yiyeceği ağaçlar dikerdi; oysa şimdiki nesil sadece bugününü düşünüyor. Öyle olunca da, HES’lerde bir iş vaadi derenin alabalığından, yamacındaki fındık ağacından daha önemli ve değerli bulunuyor.

Yaşadığımız topraklarda kadınların politizasyonunun ve farkındalıklarının yükseldiği bir dönemdeyiz; malum, 8 Mart Dünya Kadınlar Günü yaklaşıyor. Kadınlara, özellikle Laz kadınlara söyleyeceklerin var mı?

Dünyadaki en büyük sömürünün kadınların emeği olduğunu düşünüyorum. O yüzden de Laz kadınlarının kocaları çay fabrikasında çalışırken sigortalandıkları halde, çay tarımının yegâne işçileri olarak kendilerinin neden sigortalanmadığını düşünmelerini istiyorum. Neden çocukken erkek kardeşlerinin ev işlerinden yükümlü olmadıkları halde kendilerinin ev, tarla işi, çocuk bakımı gibi pek çok sorumluluğu yerine getirdiklerini sorgulamalarını istiyorum. Hayatlarındaki önemli kararlarında “erkeklerin rolünü” hatırlamalarını istiyorum. Sonra da bu güçlü “Karadeniz Kadını” tiplemesinin kime, nasıl yaradığını fark etmelerini arzu ediyorum. Ve bu eşitsiz sistemi, ancak başka kadınlarla yan yana gelerek, dayanışarak aşabileceğimize inanıyorum.

Röportaj için teşekkür ederiz. Dayanışmayla…

Bu Röportaj Meydan Gazetesi’nin 37. sayısında yayınlanmıştır.