Müslümanlaştırılmış Ermenilerin Yakınları Anlatıyor: Eğil’in 1915 İle Değişen Çehresi

Ermeni Soykırımı’nda yaklaşık 1.5 milyon Ermeni hayatını kaybederken, 1915’in etkilerinin bir başka boyutu olarak ortaya çıkan diğer husus ise ‘Müslümanlaştırılmış Ermeniler’ gerçeği.
Özellikle Kürtler arasında sıklıkla rastlanan ‘Annem Ermeni, anneannem Ermeni’ cümleleri, o yıllara ilişkin derinlemesine bilgiler sağlıyor. Bu sözlerinin yoğun olarak duyulduğu yerlerden biri de Diyarbakır’ın Eğil ilçesi.

 

1915 ve sonrasında Eğil’de yaşananlar için farklı rivayetler olsa da Eğil’de yaşayan bazı Müslümanların da Ermenileri öldürdüğü biliniyor. Adnan Çelik ve Namık Kemal Dinç’in 2015 yılında yayınlanan ‘Yüz Yıllık Ah!’ eserinde Eğil’e dair yapılan araştırmalara da yer veriliyor. Kitapta yer alan bilgilere göre, ‘Bejik’ olarak adlandırılan ve Kürtler arasından çıkan eğitimsiz askerler ‘çıkar ve menfaati uğruna her türlü pisliği yapabilen’ kişiler olarak niteleniyor ve bunlar katliamın sorumluları arasında görülüyor. Çeşitli kaynaklara göre ise yapı dışında kalan gruplar da dini etki, Ermeni mallarına el koyma arzusu ve çeşitli yönlendirmeler ile katliamda önemli bir rol alıyor.

1915 öncesinden bugüne Ermeni halkının vatanı olarak da bilinen Diyarbakır ve ilçeleri Ermeniler için en önemli yerleşkeler arasında yer alıyor ki bu ilçelerden biri de Eğil’dir. Diyarbakır’ın 50 kilometre kuzeyinde Dicle Nehri’ne hakim bir noktada yer alan Eğil, Diyarbakır’ın önde gelen Ermeni sanatçı ve yazarlarının da yetiştiği Heredan’ın bağlı olduğu Dicle ilçesi ile de komşudur. Eğil’de yaşayan ve şimdilerde Müslümanlaştırılmış Ermenilerin bir bölümünün de aynı zamanda Dicle ve Heredan’dakilerle akrabalıkları bulunuyor.

Geçtiğimiz aylarda uygulanmaya başlanan soyağacı bilgilerini sorgulayan Eğil’de yaşayan Müslümanlaştırılmış Ermeniler, ailelerin geçmişte Ermeni olarak bildiği yakınlarına yer verilmediği görürken, bugün ilçe genelinde en az 50 Müslümanlaştırılmış Ermeni ailenin yaşadığı tahmin ediliyor.

1915 sonrası en sık rastlanan olaylardan biri olan, ailenin geçmişinde yer alan ve Müslümanlaştırılmış Ermeni kadınların ailelerde ‘anne’ veya ‘nine’ olarak yer alması durumuna Eğil’de de sıklıkla rastlanılıyor. Bu gerçekliğin dayandığı temel ise çeşitlilik gösteriyor. Öyle ki bu durum bazen ‘Kimsesiz çocuğa sahip çıkma’ olarak adlandırılırken, bazen de ‘Kız çocuklarının bilinçli olarak sağ bırakılması, alıkonulması veya başka yerlere gönderilmesi’ olarak aktarılıyor.

Geçtiğimiz dönemlerde yaşadıkları korku iklimini kıran ve konuşmaya başlayan aile büyükleri, kendilerinden sonra gelen kuşaklara da ‘Biz aslında Ermeniydik’ gerçeğini aktarmaya başlamış durumda. İlçenin gençleri arasında da geçmişe yönelik merak giderek artarken, yaşlılar da konuya ilişkin bilgilerini aktarmaya hevesli hale geliyor.

Eğil’de Ermeni geçmişinin izleri

Tarihçilerin tartışmalarından bağımsız olarak geçmişin tanıklıklarından yararlanan ve ilçede yaşayan Tahir Sancar ve Lamia Zengin, geçmişlerini dile getiren ve bu bilgileri sonraki kuşaklara aktaranlardan ikisi. Geçmişe ilişkin farklı bilgilerini ve anılarını anlatan Sancar ve Zengin bugün bile ilçede geçmişte kimlikleri ile yaşayan Ermenilerin izlerinin olduğunu ve geçmişi özlediklerini dile getiriyor.

Anneannesinin Ermeni olduğunu, Müslüman olarak anılsa da yüreğinde inancını korumayı başardığını dile getiren Lamia Zengin, geçmişten bugüne hafızasının derinlerinde yer alan bilgileri ve anılarını paylaşırken, büyük bir heyecan ve özlem yaşıyor.

 

Lamia Zengin’in aktardığına göre anneannesi, Müslüman bir erkekle evlendirilmesinin ardından Sara olan ismi Rihan olarak değiştirilmiş. Adı Rihan olarak değiştirilen anneannesinin soyuna dair bilgilere ise ulaşılamamış. Zengin’in aktardığına göre, anneannesi Müslüman bir erkekle evlendirilmesine rağmen, inancını koruma yönünde çaba harcamış. Anneannesi Sara’nın (Rihan) Ermenice konuştuğunu, dilini annesi Beyaz’a da öğrettiğini dile getiren Zengin, kendilerinin ise çocukluk döneminde annelerinin tüm çabalarına rağmen Ermeniceyi öğrenmediklerini belirtiyor ve bu durumdan duyduğu pişmanlığı gizlemiyor. Zengin ise bugün Eğil’de konuşulan Zazacayı konuşabiliyor.

Zengin: Dipsiz kuyulara atıldılar

Eğil’in nüfusunun ciddi bir bölümünün Ermenilerden oluştuğunu ve 1915 dönemine kadar ilçedeki Zazalar ile bir arada yaşadıklarını dile getiren Zengin, 1915 sonrası ise nüfus yapısının değiştiğini dile getiriyor. İlçede zanaata dayalı tüm mesleklerin Ermeniler tarafından gerçekleştirildiğinin, ilçe çarşısında da hakim olduklarının kendisine anlatıldığını dile getiriyor. Zengin, ilçede ve çevresinde yaşayan Ermenilerin Zazaca ‘hezaz’ olarak adlandırılan dipsiz kuyulara atılarak katledildiğinin, çocukken kendisine aktarılanlar arasında olduğunu belirtiyor. Zengin’in aktardığı dipsiz kuyuların Eğil’in çevresinde yer alan birçok noktada bulunduğunu, ilçede yaşayan herkes arasında da bu durumun bir gerçeklik olarak kabul edildiğini vurguluyor.

Lamia Zengin, 1915 yılında yaşananlara ilişkin annesinin ve anneannesinin kendilerine aktardıklarını anlatırken öfkesini gizleyemiyor, rolü olanları ‘zalimler, imansızlar’ olarak tanımlıyor ve şunları aktarıyor:

“Bize anlatılan bazı anılar oldu, bunlardan biri de annemin teyzesi ile ilgiliydi. Askerler insanları götürürken annemin teyzesini, 10 yaşlarında çocuğunu ve eşini alıp götürmüşler. Eğil’in Bahşiler (Baxşiya) Köyü’nde yer alan dipsiz kuyulara eşini atmışlar, orada bulunan yaşlı bir kadın annemin teyzesine ‘Çocuğun ile beraber meşeliğe saklan ve oradan kaç’ demiş. Teyze oradan kaçıp zamanla ilerleye ilerleye Konya’ya kadar gitmiş ve orada yeniden evlenmiş.

Oradaki evliliğinden iki çocuğu olmuş, birinin adını Hayri diğerinin adını da Vebi koymuş. Öldürülen eşiden olan ve beraber kaçtığı çocuğu sık sık Eğil’e yanımıza gelip bizleri görürdü ve hasret giderirdi. Anneannemin anlattığına göre, Eğil’in biraz dışında yürüyen iki köylü yol ortasında ağlayan bir çocuk görüp yanına gidiyorlar. Yaklaştıklarında çocuğun kollarında ve boynunda altınlar olduğunu görüyorlar. Ailesi öldürülen bir Ermeni çocuğu olduğunu ve altınların ailesi tarafından çocuklarının alınıp kurtarılması için çocuğa takıldığını anlıyorlar. İki köylü kendi aralarında ‘Ben alıp bakacağım’ diye tartışıyor, çocuğu alan köylü birkaç gün sonra çocuğun kafasına vurup öldürüyor ve altınları alıyor. Bu durumu da olaya şahit olan diğer köylü ailemize anlatıyor. Büyük zalimlikler yapmışlar, çok imansızlarmış.”

Annesinden duyduğu ve aklında kalan bazı Ermenice kelimeleri günlük hayatta da kullanan, çocukları ve torunlarına da aktaran Zengin, eşi ile Diyarbakır’da alışveriş yaparken kullandığı Ermenice bir kelime sonucu yaşadığı anıyı anlatırken ise duygusallaşıyor:

“Biz orağa Ermenice ‘kuşoş’ demeyi öğrenmiştik. Diyarbakır’a küçük kazan almaya gitmiştik. Esnafın torunları da oradaydı, ben ve Zülfü (eşi) beraberdik. Orak hemen yanımdaydı ve adam torununa dönüp ‘Kuşoşu bana ver’ dedi. Ben de yanımda duran orağı alıp torununa verdim. Adam bir anda dönüp ‘Kurban olduğum sen nereden biliyorsun?’ dedi. Ben de ‘Anneannem Ermeniydi, annemler de Ermenice bilirdi’ dedim. Adam hemen başka köşedeki kazanı getirtti ve ‘Bu daha iyi’ dedi. İki tane de tepsi getirdi ve onları da bana hediye etti. Biri hala evimizde durur.”

Zerif’in Bahçesi

 

Eğil’de yaşayan ve 86 yaşında olan Tahir Sancar da annesi Ermeni olan ilçe sakinlerinden biri. Çocuklarına ve torunlarına annesinin Ermeni olduğunu ve Ermeni akrabaları ile iletişim halinde olmaları sık sık söyleyen Sancar’ın da hafızasında anılar büyük yer edinmiş durumda.

Sancar, annesinin babası ile evlendikten sonra Müslüman olduğunu bildiğini dile getiriyor. Yalnızca Türkiye değil, dünyanın farklı yerlerine dağılan akrabaları ile iletişim halinde olan Sancar ile akrabaları dini bayramlarda birbirlerini aramaya ve imkanlar el verdikçe ziyaret etmeye devam ediyor.

 

Sancar, 1915 yılında Eğil’de yaşananlara ilişkin bilgisinin az olduğunu, ancak Ermenilerin tıpkı Lamia Zengin’in aktardığı gibi ‘hezaz’ olarak adlandırılan dipsiz kuyulara atılarak katledildiğini bildiğini söylüyor. Sancar, o yıllara ilişkin bilgilerini biraz da özlemle şu sözlerle anlatıyor:

“Kimisini götürüp öldürdüler, kimisi kaçmak zorunda kaldı. Annem Heredanlıydı. Annemin kardeşine, yani dayıma Kürt Hasan derlermiş. Dayım, önce Suriye’de Halep’e gönderilmiş, oradan da Ermenistan’a gitmiş ve orada evlenip çocuk sahibi olmuş. Çocukları ve torunları İstanbul’da olan Ermeni akrabalarımızın yanına gidip geliyor. Hala da Ermenistan’da yaşadıklarını biliyorum. Yakınlarımız Heredan’a bir taziyeye gittiğinde, kendilerine büyük bir bahçe göstermişler ve burası ‘Zerif’in Bahçesi’ olarak bilinir demişler. Zerif ise benim annem. Babam annemi kıfleden kurtarmış, çünkü Ermenileri toplayıp götürüp öldürüyorlardı. Babam ile akrabaları annem ile beraber birkaç akrabasını beraber kurtarıyorlar.”

İnşaatta karşılaşma

Uzunca yıllar Diyarbakır’ın merkez ilçesi Sur’da esnaflık yapan ve orada yaşayan Sancar, aynı zamanda Yeşilçam oyuncusu ve ses sanatçısı olan Samuel Agop Uluçyan’ın da (Sami Hazinses) akrabası. Görüşmemiz sırasında yüksek bir ses ile ‘Sami Hazinses’i biliyor musun?’ diye soruyor ve Hazinses’in İstanbul’a uzanan hayatından öncesini anlatmaya başlıyor:

“Sami, Zifkar Dayı’nın oğluydu, annemin amcasının çocuğuydu yani. Sami’nin güzel bir kız kardeşi vardı ve kardeşi ile Müslüman bir çocuk birbirlerini severlerdi. Sami de babası Zifkar Dayı’ya ‘Birbirlerini seviyorlar, verin’ diyordu. Zifkar Dayı da vermedi, Sami darılıp İstanbul’a gitti. İstanbul’da kaldı ve türkü söylemeye başladı. Sonra soyadı Hazinses oldu. Sonra film çevirmeye başladı, bazı filmlerde de başrol oynadı.”

Diyarbakır’ın eski zamanlarının bilinen dişçilerinden ve Heredanlı yazar Migirdiç Margosyan’ın babası da olan Dişçi Ali’nin (asıl adı Sarkis) adını veren Sancar da zanaate dayalı tüm mesleklerin Ermeniler tarafından yapıldığını dile getiriyor. İnşaatta çalıştığı sırada tanıştığı bir Ermeni ustabaşı ile olan diyaloğunu da aktaran Sancar özelini gizlemiyor:

“Beton işi yapıyordum, bana gelip ‘Üçüncü katın betonunu sana verelim’ dediler. Altı işçi alıp gittim. Geniş bir tahtayı tek bir çivi ile tutturdukları için de beton sürekli dökülüyordu. Üç dört defa gidip geldim, ama döküldüğü için olmuyordu. Sonra ustabaşını çağırdılar ve gelip tahtaları düzelttirdiler. Sonra sohbet ederken, bana ‘Oğlum sen nerelisin?’ diye sordu ben de Eğilli olduğumu söyledim. Bana dönüp, ‘Eğil’de akrabamız var, sen kimlerdensin?’ diye sordu ben de babamın adı söyledim. Babamın adını duyunca bir anda dönüp ‘Sen Zerif’in oğlu musun?’ diye sorunca ben çok şaşırdım. Ustabaşı derin bir iç çekti ve ‘Annem ve annen dayı kızları’ dedi ve Heredanlı olduğunu söyledi. Eve gelince anneme ‘Dikran ustayı tanıyor musun?’ diye sorunca akraba olduğumuzu öğrendim.”

Kaynak: Gazete Karınca/Altan Sancar