10 Yılda 934 Şüpheli Asker Ölümü-Kışlalarda İnsanlık Öldürülüyor

Son günlerde, gazetelerin köşe yazıları ve televizyon tartışma programlarının yanı sıra,TBMM’ye verilen soru önergeleriyle de gündeme gelen şüpheli asker ölümleri, bir sorun olarak kamuoyu gündemine oturmaya başladı. Geçtiğimiz Eylül ayında CHP İstanbul Milletvekili Sezgin Tanrıkulu’nun ve son olarak da BDP Grup Başkanvekili İdris Baluken’in verdiği soru önergeleri karşısında Milli Savunma Bakanı İsmet Yılmaz’ın verdiği cevaplar ise oldukça çarpıcı. Bakan tarafından yapılan açıklamada, 2007-2012 yılları arası 58 askerin “silahla şakalaşma, dikkatsizlik, emir ve talimatlara uymama” gibi nedenlerle, bir diğer askeri personel tarafından vurularak öldüğü belirtiliyor. Yine aynı yıllar arasında, 95 askerin “eğitim zayiatı” adı verilen şekilde, 465 askerin ise “intihar ederek”yaşamını yitirdiği, Bakan Yılmaz’ın verdiği diğer bilgiler arasında. BDP Grup Başkanvekili İdris Baluken de, geçtiğimiz günlerde TSK tarafından ”asker intiharları” şeklinde açıklanan şüpheli ölüm vakalarıyla hayatını kaybedenlerin sayısının, 2002-2012 yılları arasında 934 olduğunu açıkladı. Dünyada, şüpheli asker ölümleri alanında, açık ara birinci sırada bulunan Türkiye’de, bu ölüm vakalarında hayatını kaybedenlerin %90’ının da yoksul Kürt ve Alevi gençleri olduğunu ayrıca belirtmek gerek. Genelkurmay Başkanlığı ise,Basın ve Halkla İlişkiler birimi aracılığıyla yaptığı açıklamada, bu şüpheli ölümlerle ilgili şu çarpıcı açıklamayı yaptı:

“İntihar eden askeri personel, sivil yaşamlarındaki sorunları, kışlaya taşımaları sonucunda, bunalıma girerek intihar ediyorlar”

TSK, bu söz konusu ölümlerle ilgili olarak kamuoyuna yaptığı açıklamaları “askeri zayiat” başlığı altında toplarken, ailelere ise bu ölüm vakalarının,”kaza kurşunu”, ”intihar”, ”elektrik ya da yıldırım çarpması”, ”yüksekten düşme”, ”birlik içinde trafik kazası”, ”eğitimde mühimmat patlaması”, ”yılan sokması” gibi nedenlerle gerçekleştiği bildiriliyor.
TSK tarafından belirtilen, yukarıda saydığımız gerekçeler karşısında tatmin olmayan aileler ise, çocuklarının gerçek ölüm nedenini öğrenmek için yargı yolunu seçtiklerinde devletin adaletsizlik üzerine kurulu “adalet” sistemiyle karşılaşıyorlar.

Örtbas edilen asker ölümleri
28 Temmuz 2000 tarihinde Çanakkale-Gökçeada’da gece nöbeti sırasında ölen Aydın Dere vakasında, delillerin usulüne uygun şekilde toplanmadığı tespit edildi. Olayı araştıran Mazlum-Der’in raporunda, olayla ilgili olarak şu bilgilere yer verildi. ”Olay yerine giden savcılıkça, maktulün silahı incelenmiş ve silahın seri atış konumunda olduğu tespit edilmiştir. Seri atış konumu, G-3 tüfeklerde tetiğe basıldığında, birden fazla merminin silahtan çıkmasına neden olmktadır. Maktulün tek kurşunla öldüğü dikkate alndığında, olayın bu silahla gerçekleşmiş olamayacağı bile, ilgili yargı kurumlarınca incelenmemiştir. ” Olay dosyası ile ilgili Gelibolu Askeri Savcılığı’nın aradan geçen 12 yıl boyunca hiçbir soruşturma yapmadığı ve sorasında da yetkisizlik kararı vererek dosyayı rafa kaldırdığı, rapordaki diğer önemli bilgilerden.
Örtbas edilen bir diğer şüpheli asker ölümü ise, 5 Eylül 2009’da Dersim-Hozat’ta bulunan Sarıtaş Jandarma Karakolu’nda yaşandı. Alnının ortasından G-3 piyade tüfeğiyle vurulduğu belirtilen Murat Oktay Can için yine Mazlum-Der tarafından hazırlanan raporda, ”Alnının ortasına dik vaziyette tüfekle nasıl nişan alabildiği bile araştırılmadan, olayın intihar olduğu kanaatine varılmıştır” denildi. Can’ın ailesi, olayın soruşturulması için yargıya başvurdu ancak, Elazığ Cumhuriyet Başsavcılığı takipsizlik kararı vererek dosyayı kapattı.
13 Mart 2012’de Çerkezköy 3. Zırhlı Tugayı’nda yine şüpheli bir biçimde ölen Mazlum Karabulut’a ait dosya da, devletin yargı kurumlarınca takipsizlik kararı verilerek hasıraltı edildi. Karabulut’un öldüğü yerde bulunan silahın şarjörünün 30 mermi kapasiteli olmasına ve şarjörde 28 mermi kalmasına rağmen, ikinci merminin nereye ve kim tarafından sıkıldığı araştırılmadı bile. Ailenin başvurusu üzerine açılan dava dosyası, Tekirdağ Askeri Savcılığı’nca takipsizlik kararı verilerek, benzer bir çok olayda olduğu gibi, devletin tozlu “adalet” raflarında yerini aldı.

Üç günde dört ‘intihar’!
Kayseri 2. Hava İkmal Bakım Merkezi Komutanlığında görevli er Rahmi Akşahin’in nöbette intiharından sonra, Kahramanmaraş Andırın İlçe Jandarma Komutanlığı’nda Manisalı er Emre Tanık’ın yine nöbet sırasında intihar haberi geldi. Ardından Şırnak’ta önce kaza kurşununa kurban gittiği bildirilen sonrasında ise komutanı tarafından vurulduğu iddia edilen er İsmail Akça’nın ölümü, son olarak da İzmir’in Bergama ilçesindeki orduevinde vatani görevini yapan er Mert Evren Akdağ’ın kendini kravatla astığı haberi geldi.
Son zamanlarda kamuoyunda daha görünür kılınmaya çalışılan bu haberlerle kışlalarda yaşanan ölümlerin TSK’nın açıklamasında iddia ettiği gibi askerin psikolojisinden kaynaklanmadığı açıkça ortadadır. Barış İçin Vicdani Ret Platformu’nun ve savaş karşıtlarının bir çok kez gündemleştirmeye çalıştığı şüpheli asker ölümleri militarist ordu ve devlet yapısının bir sonucu olarak ortaya çıkmaktadır. Militarist anlayışla beslenen bu kurumlarda zorunlu askerliğin zorunlu koşulları, emir komuta zinciri ekseninde insanlara dayatılmaktadır. Sistematik bir şekilde uygulanan disiplin cezaları, tecavüz, taciz ve darp olayları sonucu meydana gelen asker ölümlerine her ne kadar TSK “intihar ettiler” dese de bu ölümlerin aslında birer cinayet olduğu apaçık ortadadır. Tüm bunlar yaşanırken zorunlu askerliğin tartışılması ve kışla içerisindeki şiddet sarmalının yeniden gözler önüne serilmesi gerekmektedir.